Nerde bu devlet?
Reha Muhtar'ın kulakları çınlasın. Hemen her haber programı "Nerde bu devlet!" diye feryat eden vatandaşın görüntüleriyle sunulurdu... Hepimizin yüreğini bir telinden titreten soru ya da öfkeyi iyi yakalamıştı.Atina'da açık farkla kazanılan o muhteşem maç sonrası, ister soru işareti, ister öfkeyle nasıl kabul ederseniz - ben de "Nerde bu devlet" demekten kendimi alamıyorum.
Kendimi alamıyorum, çünkü Atina'ya uçan Milli Takım kafilesinde davet edildiği halde futbolla gereğinden fazla ilgilenen Başbakan Yardımcısı ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin'i göremedim.
TFF Başkanı'nı indirmek için hukuktan siyasete, hemen her yola başvuran, yılan öyküsüne dönen şu olağanüstü kongre çağrıları için imza kampanyasına destek veren, tüm bu etkinliklerini de güzel futbol uğruna sergilediğini beyan eden Sayın Devlet Bakanı'ndan, orada olmasını beklerdim... Olmadı.
Gençlik ve Spor Genel Müdür Vekili sevgili Mehmet Atalay orada mıydı? Hayır, yoktu. Zaten Bakan'ın olmadığı yerde Genel Müdür Vekili'nin işi ne ki!
Uçakta birkaç milletvekilinin olduğunu öğrendim. Neyse ki onlar vardı. Ama onların da devleti temsil görevi bir yere kadar sınırlı.
O yalnız bırakılmışlık, yok sayılma, ciddiye alınmama halinde yine de TC Atina Büyükelçisi Sayın Tahsin Burcuoğlu, Milli Takım'ı bağrına basıyor. Kapılarını TFF ekibine açıyor, Şeref Tribünü'nde yerini alıyor hiç değilse! Dışişleri'nin devlet geleneğine bu nedenle bir kez daha saygı duyuyorum. Ama düşünmeden de edemiyorum: Kabinenin en sempatik üyelerinden biri olan Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül de o uçakla Atina'ya gitseydi, şık olmaz mıydı?
Şıklık dedim de aklıma geldi....
İstanbul Amatör Küme finallerinden Vefa Stadı'nın toprak zemininden tanıdığım eski futbolcu Başbakan Sayın Recep Tayip Erdoğan'ın maçtan hemen sonra Teknik Direktör Fatih Terim'i arayarak kutlaması, elbette şık bir davranış. Hele ki Adana'da bir okul açılışı nedeniyle bir zamanlar mesafe koyduğu söylenen Terim'e bu sıcak yaklaşım çok hoş oldu.
Ama futbolcu başbakandan ben , öncelikle Haluk Ulusoy'u aramasını, devletin şefkatini ondan esirgememesini beklerdim. Maalesef bu da olmadı!
Hayır, bu yazıyı Haluk Ulusoy'a güç vermek, destek oluşturmak anlamına yazmıyorum. Benim altını çizmek istediğim durum, Devlet'in vaziyete göre bazen çok soğuk, bazen de vıcık vıcık duruşlarla sergilediği sportif çelişkileridir. Ulusoy'un yurt içindeki futbol tartışmalarında zaman zaman sinerek sessiz kaldığını, varlığını ancak Milli Takım üzerinden hissetirdiğini, hele böyle parlak sonuçlardan sonra iyice ortaya çıkıp sesini yükselttiğini hepimiz biliyoruz. Bu davranışları çok doğru bulmadığımı söylemeliyim.
Ölçülü bir ciddiyet ve karşılıklı nezaket... Sorumluluk ve yetkilerin unutulmadığı, aşılmadığı, hayata siyaset dayatmalarıyla bakılmayan bir iklim benim özlediğim...
Atina baharı bile o çiçekleri açtıramıyorsa...
Gerçekten yazık... Hem de çok yazık!
Cihar-ı yek mesajlarYunanistan galibiyetinin (4-1) skor tabelasından daha değerli olanı, verdiği mesajlardır .
Medya... Medya... Medya...
"Çirkin olaylarla dolu maçta imrendiğim bir konu var.
Sahaya o kadar patlayıcı madde atılıyor, seyirciler arasında kavga çıkıyor, sahaya birileri atlıyor, ama Yunan TV'si bunlardan tek bir karesini bile yayınlamıyor. Darısı bizim TV'lerin başına."
Hayır, Yalçın Doğan'ın Hürriyet'teki yazısının bu bölümüne hiç katılmıyorum.
Medya bir aynadır. Gerçeği, bire bir yansıtmalı... Korkmadan, çekinmeden, perdelemeden. Sansürlemeden.
"Döne dolaşa aynı kavga sahneleri, döne dolaşa aynı çirkinlikleri, reyting yapar diye yayınlayanların kulakları çınlasın!"
Yazının son bölümünde Yalçın Doğan'a aynen katılırım. Asıl çirkinlik, o çirkin olayları malzeme yaparak yangını büyütmektir... İşte İsviçre maçında yaptığımız, bir daha asla tekrarlamamamız gereken de budur!
agokce@milliyet.com.tr
|
DİĞER HABERLER |
YAZARLAR |
|

