
Güneri CIVAOĞLU
Bugün
Kara cüppeliler
Rektörler de cumhurbaşkanı "robot resmini" çizdiler. Cumhurbaşkanının, Meclis'teki AKP çoğunluk oylarının dayatmasıyla değil kolektif aklın telkiniyle seçilmesi gereğini vurguladılar.
"Laiklik" ve "ulusal uzlaşma" ekseninde bir tanım bu.
Türkiye'nin yanı sıra küresel odaklarda da bu tanım üzerinde örtüşme gözleniyor.
Böyle mesajlar için "satır aralarını" iyi okumak gerek.
Çünkü... Demokrasinin de bir üslubu var.
Demokrasinin sayısal kurallarına göre, Türkiye'de cumhurbaşkanı, TBMM'nin çoğunluk oylarıyla seçilir.
AKP, bu çoğunluğa sahip olduğuna göre, Başbakan Erdoğan karar verirse, kendini cumhurbaşkanı seçtirebilir.
Ama... Demokrasinin "sayısal kuralı"nın yanı sıra, "ruhu" da önemlidir.
Üniversiteden gelen sesler için kimi liderler "kara cüppeliler" diye tepki göstermiş, kulak tıkamışlardır. Yanılmışlardır. Oysa...
"Yasaların ruhu", hukuk literatürüne girmiş bir ifadedir. Boş kalıp değildir.
Nisan 2007 Türkiye'sinde cumhurbaşkanı seçimi için kanaat önderleri olan kuruluşlar, kurumlar, sağduyu simgesi isimler, cumhurbaşkanı seçilecek kişi için aynı tanımda birleşiyorlarsa, "Rakamlardan önemli bir şeyler daha var mı?" diye düşünmek gerekir. 2 el, 1 baş içindir...
Aktüel dergisinde öyle satırlar var ki, gerçekten Sezer'i mi yazmışlar diye hayret veriyor.
Birini yansıtayım...
.......................
- TSK ile arası açılır.
Merhum Coşkun Kırca, Akşam gazetesinde şöyle yazmış:
"Sayın Sezer'in cumhurbaşkanı seçilirse, kendisini Türk Silahlı Kuvvetleri'yle vahim anlaşmazlığa sürükleyecek olan bir görüşü var; Yüksek Askeri Şûra kararlarının idari yargıya gitmesi...
Bu görüşün anlamı; TSK'nın, Anayasa'nın değişmez hükümlerine, özellikle devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ve laiklik ilkelerine aykırı unsurların sızmasına açık bırakılmasıdır."
......................
7 yıl önce Sezer için daha ne yakıştırmalar yapılmış.
"Ulusalcı olmadığı" ya da "Bilderberg adaylığı..."
Onları da siz okuyun.
Ama... Nisan 2007'deki gibi geniş tabanlı bir ortak "karşı tavır" oluşmamış.
Gerçekten çok farklı filmler izledik.
Örneğin... Brad Pitt'in prodüktörü olduğu "Elde Makas Koşmak (RUNNING WITH SCISSORS)" olağandışıydı.
Japonların çizgi filmi "Yerdeniz Öyküleri (GEDO SENKI)" gerçek bir başyapıt.
Labirent de öyle.
İspanya iç savaşında faşist Frankocularla sosyalistlerin çatışmaları, masum bir kız çocuğunun hayal dünyasıyla faşist yüzbaşının kanlı elleri arasında sunuluyor izleyicilere...
En iyi giysi dalında Oscar alan "MARIE ANTOINETTE" filmi görsel bir şölendi. O dönemin kültürünü, geleneklerini yansıtıyordu.
Kraliçe adayı prenses olmak ne zor şeymiş.
Sabah gözünü açtığında karşısında diğer prensesler, kontesler, düşesler, bir dizi mavi kanlı...
Onu soymak, yıkamak, giydirmek onların görevi. Bu işleri, hizmetlilere bırakmıyorlar.
Hayatın özel yanı yok.
Filmden bir ilginç kesit daha yansıtayım...
Açlık çeken halk için "Ekmekleri yoksa pasta yesinler" diye bir söylemi olmamış.
Tarihe bir not bu film...
Filmde sık sık görülen prenses Lamballe için de bir katkıda bulunayım.
Paris'teki Türkiye Büyükelçiliği binası, kralın bir ara metresi olan prenses Lamballe'ye hediyesiydi. İhtilalde öldürülmüştü.
........................
Bu vesileyle İKSV'nin kurucusu Nejat Eczacıbaşı'nı en güzel duygularla andık.
Kardeşi Şakir Eczacıbaşı, bayrağı iyi taşıyor.
Ve... Bu festivalin beyin takımını, başta Genel Müdür Görgün Taner olmak üzere, Ömür Bozkurt, Azize Tan, Zeliha Kaya, İdil Kartal ve tüm çalışanları kutluyorum. Elbette kültür yaşamına önemli katkısı olan Akbank'ı da...
gunericivaoglu@milliyet.com.tr

