
Çetin ALTAN
Şeytanın gör dediği
"El içinde zülüf kesme; kimi uzun der, kimi kısa"
Yönettiği dairenin çok önemli işler yaptığına inanan bir müdür, masalarında çalışanları şöyle uzaktan izlerken; usulca yanından geçmeye çalışan gecikmiş bir memura:
- Oh maşallah beyefendi, der; saat kaç biliyor musunuz, nerelerde kaldınız şimdiye kadar?
Memur, özür dileyen bir sönüklükle:
- Bağışlayın efendim, der; doğum nedeniyle karımın yanından ayrılamadım.
* * *
Müdür kızar:
- Buraya bak Zırvatullah Bey, der; bu böyle sürüp gidemez. Sadece bu ay içinde en az 10 kez; bazen 1, bazen 2 saat gecikerek geldin işe.
- Kızmayın sayın müdürüm; doğum nedeniyle işte... Karım dünyaya bir bebek getirdiği için...
* * *
Kanı tepesine fırlamıştır müdürün, bağırmaya başlar birden:
- Kuzum saçmalama Allah aşkına, dalga mı geçiyorsun benimle. Her geç kalışında hep aynı şeyi söylüyorsun. Yılda bir kez olsa, hadi kabul edelim. Ama ne zaman geç kalsan, gerekçe olarak karının doğumuna sığınmaya kalkıyorsun... Yeter artık yani, yeter...
* * *
Memur, boynu bükük:
- Sayın müdürüm, der; ne diye kızıp bağırıyorsunuz, her seferinde gerçeği söylüyorum; benim karım ebe... Her doğuma çağrılışında, onu götürmek zorunda kalıyorum; biraz gecikmem de o yüzden işe.
* * *
Bu fıkraya bir yakıştırma yapmaya kalksak ve ruhsal sıkıntıları nedeniyle psikiyatra giden bir hanımın sık sık tekrarladığı bir yakınma üstünde dursak:
- Ne yapacağımı bilemiyorum, kocam yine dokuz doğuruyor...
- ...
- Dün gece saat 10 oldu, yok; 11 oldu, yok; 12 oldu yok bizimki. Meraktan çıldıracağım. Nihayet yüzü gözü karmakarışık geldi eve.
'- Nerede kaldın şekerim, dedim; deliye döndüm meraktan.
'- Biliyorsun bugünlerde dokuz doğuruyorum, dedi...
- ...
- Hep aynı şeyi söylüyor doktor; kendisine telefon ettiğim zaman da aynı şeyi söylüyor, geciktiği zaman da; ben şimdi dokuz doğuruyorum, diyor.
- ...
- Doğrusu ben de başladım dokuz doğurmaya; ne yapacağımı bilemiyorum...
Psikiyatr da sorsa kadına:
- Kocanız ne iş yapıyor, diye?
* * *
Sürekli dokuz doğuran bir kocanın işi ne olabilir ki?
Hadi onu da, ruhsal sıkıntıları olan hanımın vereceği yanıta yakıştıralım:
- Politikacı kendisi, seçimlere hazırlanıyor.
* * *
İstanbul'a yeni gelmiş bir vatandaş, kenti tanımaya çalışırken Beyoğlu'na çıkmış ve Ağacamii'nin önünde, yoldan geçen birine sormuş:
- Taksim ne tarafta?
Adam kekemeymiş:
- Şu...şu... yö...yöne... şu yöne... doğ...doğ...doğru... yü...yürü... yürü... yürüyün... hiç...hiç... bir... bir... yer...yere... sap...sap... sapmayın...
* * *
Taksim'in ne tarafta olduğunu soran:
- Tamam tamam, demiş; çok mu uzak acaba?
- Yo...yo...yok... şa...şa... şayet... ben... ben... keke... kekeme ol...ol...olma... olmasaydım... sen... sen... çoktan... var... varmış... ola...olacaktın oraya...
* * *
Tıpkı bizim, özgürlüğün ne tarafta olduğunu göstermeye çalışan kekeme demokrasi gibi...
Kekelemese çoktan varmış olacaktık.
* * *
Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:
- Hoca sence, kalkındığımızı açıklayan istatistikler neye benziyor?
Hoca:
- Bikini mayosuna, demiş; omuzları, kolları, beli, kalçaları, bacakları çırılçıplak gösterdiği halde, en merak edilen yeri gizliyor; örneğin kimlerin nasıl zengin olduğunu...
* * *
Sabahattin Kudret'ten bir şiirle bitirelim yazıyı:
Ne tuhaf
Ne tuhaf ömrümün sonuna kadar
Kelimelerle yaşamam.
Ağaçtan çok ağaç sözünü
Denizden çok deniz sözünü
Sevmem.
Halbuki bir sabah erken uyanınca
Balkona çıkmak da güzel.
c.altan@prizma.net.tr

