Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 09 Nisan 2007 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
SEYİR DEFTERİ
Lüksemburg dükalığında

Değişmek istememek Avrupa'nın ortasında yer alan demokratik ve kozmopolit bir ülke için biraz tuhaf değil mi?

NEDİM GÜRSEL

Lüksemburg, Malta ve Kıbrıs'tan sonra Avrupa Birliği'nin en küçük devleti. Yüzölçümü 2 bin 586 metrekare, nüfusu 400 bin. Başkent Lüksemburg'da 80 bin kişi yaşıyor. 1839'da, zamanın güçlü devletleri tarafından yapay bir biçimde kurulduğuna bakılırsa oldukça genç sayılır, yani henüz 68 yaşında. Aslında bu devletten söz ederken "büyük" sıfatını kullanmam gerekirdi. Zaten haftalık Le Jeudi dergisinin 10'uncu yıl kutlamaları nedeniyle katıldığım toplantıda AB üzerine konuşurken düzelttiler.
Küçük ülkelerin adlarına bir biçimde "büyük" sıfatını eklemeleri ne yazık ki Avrupa'da bile -özellikle Balkanlar'da- artık alıştığımız, giderek kanıksadığımız bir olgu. "Büyük" Sırbistan, "Büyük" Arnavutluk, daha öncelere, geçen yüzyılın başlarına dönersek "Büyük Bulgaristan", hatta "Büyük Yunanistan" hayalleri savaşlara, yıkımlara, kırımlara, soykırımlara, milyonlarca insanın yerlerinden yurtlarından olmasına, yollarda kurda kuşa yem olmasına yol açmadı mı? Açtı ama ne gam!

En güzel balkon
AB'nin genişleme süreci, Türkiye'yi de kapsayacak biçimde, tamamlanmak üzere. Özünde bir barış projesi olan AB'nin siyasi merkezlerinden birisi de Lüksemburg, ne var ki "Büyük Dükalık", az buz değil, üç bölgeye yayılmış 12 kantondan oluşuyor. Anlayacağınız küçük ama "büyük" sıfatını çoktan hak etmiş durumda.
Ülkenin, bir başka deyişle "Büyük Dükalık"ın başkenti başkenti Lüksemburg kenti kartal yuvası gibi dağların değilse de, sarp bir kayanın üzerine tünemiş, dünyaya oradan bakıyor. Aşağıdan Alzette Irmağı akıyor, ırmağın iki kıyısı boyunca eski, taş evler, dar sokaklar, gri çatılarla çan kuleleri sıralanıyor.
Petrüs Vadisi'ne doğru açılan göz alıcı bir manzara karşısındasınız. Bulunduğunuz yer ise surlar, burçlar, mazgallarla çevrili. Yani siz de, "yukarı kent"le birlikte gözetleme kulesindesiniz. Lüksemburglu yazar Batty Weber'in deyimiyle "Avrupa'nın en güzel balkonu" burası.
Bir anlamda, derin boğazların üzerinden aşan köprüler kenti Lüksemburg. Köprülerinin sayısı 100'ün üzerinde. Stratejik önemi nedeniyle tarih boyunca kuşatmalara, savaşlara, Avrupa'nın güçlü devletleri arasında paylaşım dalaşına neden olmuş. Oysa bugün, Brüksel ve Strasbourg'la birlikte AB'nin bazı kurumlarına ev sahipliği yapan bir konumda.
Eski kentin biraz uzağında, bir başka tepenin yamacından yükselen modern yapılar, cam, çelik ve beton karışımı gökdelenler bu gerçeğin en belirgin kanıtı gibi. Orası sanki başka bir dünya, yöneticilerin, yüksek bürokratların kendi aralarında yaşadığı, ülkemiz için de kararlar aldıkları, AB adaylığımızın az biraz sekteye uğradığı şu günlerde bazen havuç uzattıkları bazen de sopa gösterdikleri bir yer.
Lüksemburg'da üç dil konuşuluyor. "Almanca" kırması olarak tanımlayabileceğim yerel dil, Fransızca ve Almanca. Yine de, aydınlar katında, Fransızcanın egemenliğinden söz edilebilir sanıyorum. Zaten resmi yazışmalar da Fransızca yapılıyormuş.

Olduğu gibi kalma isteği
Bana kenti gezdiren Le Jeudi'nin genel yayın yönetmeni Jacques Hillion'a bir Lüksemburg kimliğinden söz edilip edilemeyeceğini sorduğumda gülümsedi. "Yanıtlaması çok güç bir soru" diye karşılık verdi. Çünkü "Büyük Dükalık" nüfusun büyük çoğunluğunu yabancıların oluşturduğu, İtalyan ve Portekiz göçmenleriyle yerel halkın, Avrupalı başka halkların da "hemhal" olduğu bir ülkeydi.
Barış içinde birlikte yaşamayı da başarmışlardı doğrusu. Kötülükler, sorunlar, soykırım girişimleriyle sosyal patlamalar hep başka ülkelerde, buradan uzak yerlerde olup bitiyordu. Burada insanlar huzur ve refah içindeydiler.
Jacques'a bazı tarihsel yapılarla devlet kurumlarının duvarında gördüğüm "Mir wellen bleiwen wat mir sinn" cümlesinin anlamını sordum. "Olduğumuz gibi kalmak istiyoruz" diye yanıtladı. Demek ki kökleşmiş, donup kalmış, değişime kapalı bir Lüksemburg kimliği de varmış.
Avrupa'nın ortasında, adı "Büyük Dükalık" da olsa, demokratik ve kozmopolit bir ülke için biraz tuhaf değil mi? Onlar da içimizdeki bazı aşırı milliyetçiler örneği, oldukları gibi kalmak, değişmek istemiyorlar anlaşılan.


PAZAR
Suçluların peşine düşen Boğaziçili kimyacılar
"Her dizi bitiminde çok ciddi travma yaşıyorum"
Ezber bozan "Zincirbozan"
"Eğlenceli edebiyat" 20 bin satıyor
201 nolu odasında Atatürk de kalmıştı
Keneler çoğalıyor, kurbağalar yok oluyor
"Olaylı hayatım yüzünden ilk kitabım 30 yıl gecikti"
Ak bıyıklı Anadolu rock dervişi
Lüksemburg dükalığında
Çelik beyin İstanbul Kitaplığı
Nostaljik Kemalizm, devlet ve din
İsmet Paşa'nın Köşk yoluna da mayın konmuştu
Maya astrolojisi
Paris'te parlayan yıldız
Otranto'nun fethi ve sonrası
Kapsüle giren besinler
Bizon da avlarız CV de yazarız...
Baharı Cunda'da karşılayın
Çocuk 150, yetişkin 6 kez gülüyor
Sanki bir lezzet valsi





Ahmet Turhan Altıner
Yasemin Çongar
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Milor
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet