|
 |
|
|
"Patrondan sonra en iyi para kazanan adamdım"
Karikatür virtüözü, Babıali ressamı Bedri Koraman'ın Milliyet ve Sabah gazetelerinde 1960-2006 yılları arasında çizdiği "haftalıklar"dan bir seçki Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Sırada iki albüm daha var
FİLİZ AYGÜNDÜZ
Bütün o afet-i devran "Bedri Koraman kadınları" içinde adaleti temsilen yer almak, böyle kara cübbeler içinde, kamburu çıkmış halde işaret parmağını sallayıp sorular sorarak... Sen misin karikatürün mavi gözlü devini kadınlar konusunda sıkıştırmaya kalkan? Ben bunu hak ettim, itiraf ediyorum!
Yaz kızım! Karizmasından hiçbir şey kaybetmeyen 80 yaşıyla, "Hepsi vardılar" dediği kadınlarıyla, editoryal karikatürden, resimli romana bir star gibi yaşadığı meslek hayatıyla Bedri Koraman...
Babıali'ye sizin gibi star karikatürist gelmedi. Kendinizdeki star kumaşını ne zaman fark ettiniz?
15-16 yaşlarımda savaş çıkar da kendime bir yer etmeden ölür müyüm korkusu duyardım. O alelade yaşamlar arasında kaybolup gitme korkusu. Çevreme baktığımda, bende bir farklılık olduğunu görebiliyordum. Çelik çomak oynuyorduk mesela, harika vuruşlar yapıyordum, topacı herkesten iyi çeviriyordum...
Peki ya kızlar?
O zamanlar şimdiki gibi flört imkanları yoktu. Bir kızla yan yana yürüseniz ikinizin de adı çıkardı. Ayrıca aynaya baktığım zaman çelimsiz, sıska bir oğlan görüyordum. Ama benden birkaç yaş büyük komşu kızının beni mıncıkladığını da bilirim. O kadar mahcuptum ki, mukabele edemiyordum.
Bu, mahcubiyet değil de kadınları etkilemek için "cool" görünme taktiği olmasın?
Ama ben bunları küçük yaşlarda değil, büyüdükten sonra öğrendim ve elhamdülillah iyi de kullandım.
Kendi üzerinizde bir proje gibi çalıştığınızı söyleyebilir misiniz?
17 yaşında tütün işçiliği yaparak biriktirdiğim 60 lirayla Bafra'dan Samsun'a geliyorum; 7,5 liraya bir güverte bileti alıyorum. Gemi üç günde gidiyor İstanbul'a. Annemin hazırladığı tavuklar koktuğu için onları denize atıp üç gün zeytin ekmek yiyorum. İstanbul'da akademi okuyup Paris'e giderek büyük bir ressam olacağım dünya çapında. Bu bir proje değil mi?
Bu projeyi nasıl işlediniz sonra?
Çok çalıştım ama "Hamal gibi yaşadık" demeyecek kadar da "yaşadım". Çalışmalarımı hayatın içinden yaparak her yere girip çıkmanın yollarını buldum. "İstanbul nasıl eğleniyor?" diye bir seri tutturdum haftalık karikatürlerimde, bütün eğlence yaşamını bizzat izleyip çizdim. Futbol maçları için Avrupa'ya gittim sık sık. Sovyet Rusya'nın tu kaka olduğu dönemlerde beş hafta Moskova'yı anlattım haftalıklarımda. Bir başka dizide Amerika'yı...
Hayatı ve insan sevgisini karikatürümün içine soktum. İnsan sevgisi olmadan karikatür çizilemez. Bir de ayrıca ben hep gazeteciydim. Hem sanatçı hem de gazeteci gözüyle çizdim.
"Bende bilmediğim bir ışık var"
"Hâlâ ne zaman eğlenmeye bir yere gitsek, oğlu yaşında, yakışıklı bir adam olduğum halde, kadınlar benimle değil Bedri Koraman ile ilgilenirler" dedi bir arkadaşınız, biraz da kıskançlıkla. Bu karizmayı 80 yaşında da sürdürüyor olmanın bir sırrı var mı?
Aslında bunu kadınlara sormak lazım.
Yok, öyle politik cevaplar vermiyoruz.
Bunun sırrını anlatmaya kalkarsam, adam kendini methediyor, palavra sıkıyor derler. Bende bir ışık var; ne olduğunu bilmediğim, bir parça sezinlediğim. Aslında öyle erkek güzeli filan değilim. Biraz kafama geliyorlar, biraz halime, tavrıma... Bu açıklanamaz bir şey. Ya da mesleğimle ilgili yaptıklarım, çizdiklerim, insanların birbirlerine anlattıklarının etkisi.
Ama bu sadece bana has bir şey değil. Ne bileyim Tarık Akan da bir yere girdiği zaman, yanında çok yakışıklı bir başka adam da olsa Tarık Akan'a bakarlar. Şöhretin getirdiği bir cazibe var.
Karikatür ve şöhret çok yan yana kullanılan iki kelime değil. Siz de zaten Türk sinemasının en yakışıklı jönlerinden birini örnek veriyorsunuz...
O farklılıktan söz ettim ya. Aleladalelikten ayrılan bir şey var bende ki o şey beni tahrik edip 65 yıl önce küçük bir kasabadan İstanbullara getiriyor.
Kadınlar da o "şey"i sezdikleri için beni tercih ediyor diyorsunuz...
Böyle demek işime geliyor. Ben şimdi, cazip bir erkeğim, kadınları fethetmesini bilirim diyemem ki...
Diyemezsiniz ama demek istersiniz değil mi?
Bunu kadınların söylemesini isterim. Ama evet var efendim dememi istiyorsanız demiş olayım!
İstenmediğiniz oldu mu bir kadın tarafından?
İlk büyüme döneminde uzaktan beğenip de yanına yaklaşamadığım kızlar oldu tabii. Ama belli bir noktaya geldikten sonra artık siz kimsenin peşinden koşmuyorsunuz, gelenleri ayıklıyorsunuz. Tabii bu arada evliliğin getirdiği kısıtlamalar da var. Birçok teklifi yutkunarak reddetmek zorunda kalıyorsunuz.
Yani şöyle bir tane bile size hayır diyen bir kadın çıkmadı mı hiç?
Oldu demeyi isterdim, en azından beni tekrardan hayata bağlayacak bir unsur olurdu bu ama olmadı işte. Bir de benim konumumdakiler, kadın peşinde koşamazdı. Peşinden koşmadığında da hayır denmiyor.
Hiç kadın ahı aldınız mı?
Vicdanım rahat, hiçbir kadının canını yakmadım. Boşandığım eşlerimle bile hep dost kaldım. Yeni evlendiğim eşim, daha öncekine iltifat ederdi "Bana Bedri'yi bu kadar güzel siz hazırladınız" diye. Yani bunlar palavra gibi gelen laflar ama böyle... Bu durumda benim de bir etkim var ki, sonraki eşlerim öncekileri kıskanmadı. Hepsi hakkımda iyi düşünür.
Bu kitapta bir karikatürde "Terk ettikten sonra bile hakkınızda iyi düşünülmesini isteyecek kadar egoist iseniz doğruluk taslayın" diyorsunuz. Sizin hakkınızda iyi düşünmelerini bu tür bir egoizm içinde sağlamış olabilir misiniz?
Bana o karikatürü ilham eden karikatürist arkadaşım Ali Ulvi'dir. O bir kızdan ayrılmak için böyle laflar etmiş, geldi bana anlattı. Aklıma kazındı hemen ve çizdim sonra. Benim durumum daha farklı. Geride bıraktıklarımın acısını hafifletmeye çalıştım. Kendi egomu değil, onların egosunu düşündüm hep.
Çalışkanlığınız da dillere destan. Çalışırken dünyanın en şahane kadını da arasa reddedermişsiniz... İşiniz hep bir adım önde miydi?
Daima. O dönemlerde İstanbul'un güzellikleriyle nam salmış, en cazip sosyete kadınları çalışma saatlerimde arayıp partilere çağırırdı. Gidemedim. Gittiğim zaman, çağıranla ya da çevresindekilerle bir ilişki kurulacağını biliyorum. O gece boş geçmeyecek. Ama gidemedim.
"Ünüm politik karikatürlerimden"
İşinizin her alanında çalıştınız. Editoryal karikatürü Türkiye'de manşete çıkaran isim oldunuz. Özellikle yaptığınız kadın karikatürlerinin öne çıkarılması yüzünden tepeniz atıyor mu zaman zaman?
Çook... Oysa ben ünümü politik karikatürlerimle kazandım. Anadolu'da gittiğim yerlerde restoranlarda benden para almazlar; sizin karikatürlerinizle büyüdük diye... İlaveleri görmüş değiller, politik karikatürlerden bahsediyorlar. Ama tabii ilavelerdekilerden beni tanıyıp sevenler de var. Yine de siyasi karikatürlerimle kazandığım üne daha çok sahip çıkmak istiyorum. "Ne de güzel kadın karikatürleri çiziyorsun sen" diyenlerden hoşlandığımı söyleyemem.
Niye özellikle o karikatürlerden söz ediyorlar?
Türkiye'deki kapalı toplum yapısı, cinselliğin baskı altında olması... Bunlar etken tabii. Türk insanı belirli bir seviyeye gelinceye kadar cinselliği dışarıdan çok içinde yaşıyor. Bu durumda karşısına konuyla ilgili görüntüler çıktığında seviniyor. Cinsellik örfler, adetler ve dini telkinlerle bu kadar baskı altında tutulunca, cinselliğe dair küçücük ipuçları bile insanları mutlu ediyor.
Mutlu olmayıp eleştirenler de oluyor muydu?
Kadını niye öyle çiziyorsun, dinimizin ar ve haya duygularını incitici şeyler yapıyorsun diyenler çıktı. Yalnız ilginç olan Milliyet'te çalıştığım zamanlar böyle tepkiler almazdım. Ama Sabah'ta çizerken çok sayıda bu tip eleştiriye maruz kaldım. Gazetelerin okuyucuları arasındaki entelektüel farklılıklardan kaynaklanıyor bu. Milliyet okumuş yazmışlara yönelik bir gazete, diğerinin okuyucuları farklı.
60'larda Türkiye'de pek çok erkek kadınları sizin karikatürlerinizden tanımışken 2000'li yıllarda eleştirilmeniz tuhaf değil mi?
O günlerde okuyucular dine dönük olmakla birlikte bu kadar din etkisi altında değillerdi. Türkiye'de son dönemlerde dini istismar edenlerin baskıları sonucu pek çok insan bu tip tavırlara yöneldi.
"Hayatımı kendim yazmak istiyorum!"
Bugün sizin cilt cilt karikatür albümlerinizin, derli toplu bir külliyatınızın olması gerekirdi. Bu sizin mi yoksa yayın dünyasının ihmalkarlığı mı?
Öyle bir dönemde yaşadık ki, haftalıkları çizerdim, klişeci onu klişeye alır, orijinalini çöpe atardı. Çöpe! Uzun süre bunları takip de etmedim. Ben de farkında değildim. Gazetede çıktığı anda bitti diye düşünürdük. Saklayalım da ileride kitap yaparız bilinci yoktu hiçbirimizde. Cemal Nadir'in karikatürleri de çöpe gitti Ramiz'inkiler de benimkiler de...
Çöpten topladıkları karikatürlerimi bugün müzayedelerde büyük paralara satıyormuş insanlar. Yani arşivcilik geleneğimiz olmadı. Kitaptaki karikatürlerimin bir bölümü eskiden yaptığım karikatürler; onları bilgisayar ortamında orijinal halleriyle çizip kitaba koydum. Bir genç kız haftalıklarımı toplayıp deftere yapıştırmış. O defterden yararlandım; o kız çocuğu bu defteri oluşturmasaydı, şimdi bu kitap da olmayacaktı.
İyi ama, siz dünyayı da görmüş bir sanatçısınız. Onlarda arşivcilik geleneği var. Bir noktadan sonra artık bunları toplamalıyım demediniz mi?
O kadar yalnızdım ki... 55 yaşımda sekreterim oldu. Çocuklarım da küçüktü, ilgilenmediler. Yayınevlerinden öyle bir talep yoktu. Şimdi arşiv tarayarak sağda solda bulduklarımı bir araya getirmeye çalışıyorum. Albüm halinde yayımlanacaklar. Haftalıklar, nostalji serisi, politik bantlar... Bunun için, eski karikatürleri bilgisayar ortamına alıp çapaklarını ayıklıyorum ama çizgilere dokunmuyorum.
Nehir söyleşi düşünüyor musunuz?
Bazı teklifler var. Ama ben kendim yazmak istiyorum hayatımı. Aldığım notlar var, bir sandık dolusu. Şu seriyi tamamladıktan sonra başlayacağım.
"Haldun Simavi: Beni batıramazsın Bedri!"
Çetin Altan bu hafta "O dönemlerde bir Bedri'nin bir de patronların arabası vardı" diye yazdı. İyi para kazandınız mı?
Ben daima patrondan sonra en iyi para kazanan adam oldum. Çünkü çok seviliyordum, çizgilerim gazeteye tiraj getiriyordu. Haldun Simavi'nin Günaydın gazetesini zirvede tuttuğu, 700-800 bin bastığı günler... Beni çağırdı. "Bedri bey, ben çok zenginim, beni batıramazsın" dedi. "Şimdi önüne bir kağıt koyacağım, oraya maaş olarak öyle bir rakam yaz ki, akşam eve gittiğinde karınla otururken keşke daha fazla yazsaydım diye pişmanlık duyamayacağın büyüklükte olsun!" Yazamadım. Eğer o, o gün aldığımın 5 katını yazsa hemen imzalardım, yahut 10 katını, neyse... Ama benden rakam istedi. Burada psikolojik bir açmaz var. Ben isteyemezdim. Onlar verirdi.
|
|
|

|