
Ece TEMELKURAN
Kıyıdan
Değişeceğiz
Ankara'daki mitingden sonra şimdi, hepimiz, Türkiye üzerine söz söyleyenler, düşünenler, yazanlar olarak, düşünsel ve siyasi pozisyonlarımızı tekrar gözden geçirmek zorundayız. Miting ne kimi aydınların sandığı gibi "kara gömleklilerin toplantısı" oldu ne de "faşizan" bir kalkışmaydı. Miting, kürsüden konuşanların değil, meydanı dolduranların, bu ülkede utanmadan ve korkmadan yaşamak isteyenlerin vicdani tepkisiydi. Sivildi! Vicdaniydi! Demokratikti!
Temsil krizi
İstanbul'da yapılan, bu ülkede herkesin utanmadan ve korkmadan yaşamak istediğini haykırdığı Hrant'ın cenazesi kadar sivildi. Her iki eyleme de katılan kesişim kümesi sanılandan daha kalabalıktı. Her iki miting de Türkiye'nin vicdanını ve bıkkınlığını temsil ediyordu.
Hem Hrant'ın cenazesinde hem de Ankara mitinginde gördük ki sokak hem siyasetin hem de aydınların önünde gidiyordu. Her iki eylemde de gördük ki memlekette ciddi bir siyasi ve düşünsel temsil krizi var. Ne bir siyasi parti veya hareket temsil edebiliyor bu insanları ne de aydınlar bu tepkiyi sokağa çıkanlar kadar net ve keskin bir biçimde dile getirebiliyor.
Milliyetçilik-İslamcılık
Sıkışıklıklarımız var zira. Aydınlar ve bilhassa sol aydınlar epey bir zamandır iki kampa bölündü. Memleketin en ciddi sorununun milliyetçilik olduğunu düşünenler İslami çevrelerle yakınlaşıp özgürlükler meselesini "inanç özgürlüğü" çevresinde ve bununla sınırlı olarak algılama eğiliminde oldular.
Birincil sorunu muhafazakârlaşma ve İslamileşme olarak görenler, giderek sertleşen bir biçimde ulusalcı kampı oluşturdular. Birinci grup bütün yasaklara karşı çıkar gibi görünmekle birlikte en büyük ve en derin yasakları getiren dini sorgulamayı kendilerine yasak saydılar. Üstelik dinin insanlara ve bilhassa kadınlara getirdiği yasakları, özgürlükler adına cansiperane savunurken, kendi gündelik hayatlarının bundan hiç etkilenmediğini ama mesela Adıyaman'daki on üç yaşındaki bir kızın kendileri gibi ayrıcalıklı bir hayat yaşamadığını, muhafazakârlaşma karşısında hiçbir gücünün olmadığını düşünmediler.
Aydınlardan ulusalcı kampı oluşturanlar ise enternasyonal sol değerleri bir hışımla lanetleyip Türkiye'yi dünyanın dışında tek başına bir ülke olarak tanımlamaya gidecek şuursuzluğa vardırdılar işi. Solun antikapitalist tavrını fazla solcu bulmuş olacaklar ki küreselleşme denen süreçle ezilenden yana tavır alarak ve uluslararası dinamiklerle birlikte mücadele etmek yerine çocuk gibi inatlaşmayı seçtiler.
Ama işte sonuçta Hrant'ın cenazesinde ve Ankara mitinginde gördük ki memleket hem aşırı milliyetçiliği hem de hayatın ve siyasetin İslamileştirilmesini aynı oranda tehdit olarak görüyor. Bu insanlar kendi tepkilerini, öfkelerini ve vicdanlarını temsil edecek siyasi hareketi ve aydınları bulamıyor. Oysa onlar Malatya'da saldırı yapanların ve benzerlerinin hem "Vatan için yaptık" hem de "Din düşmanlarına ders olsun" dediğini görüyor. Tehlikenin hem milliyetçi hem dinci olduğunu biliyor.
Avucumuzdaki vicdan
Türkiye tarihinde birçok sözcüğün çürütüldüğü bir dönemden geçiyoruz. Sol, barış, demokrasi, özgürlük... Bu ve benzeri sözcüklerin çoğu kimi siyasi, etnik ve dini kampların bayrakları olarak sokaklarda dolaştırıldığı için yıpratıldı. Şimdi avucumuzda tek bir sözcük kaldı:
Vicdan! Ankara'daki mitingde de Hrant'ın cenazesinde de insanlar, o büyük kalabalıklar bu sözcüğün ardından yürüdü. Sadece bu sözcüğün ardından. Şimdi görmemiz gereken budur. Eğer sokağa yetişmek ve onunla birlikte yürümek istiyorsak oturup vicdan meselesi üzerine düşünmek ve bütün pozisyonlarımızı gözden geçirmek zorundayız.
ecetem@hotmail.com

