Teşekkür ve özür
"Hayatın kısa rüyasına karşılık, sınırsız zamanın gecesi ne kadar uzun..."
Schopenhauer
Babamın vefatını sizinle paylaşmak gibi bir niyetim yoktu aslında. Cenazeye gelenler, babamın benimle ne kadar gurur duyduğunu anlatınca babam için birkaç satır yazmak istedim... Bu defa O, okuyamasa da...Hayat böyle hüzünlüdür. Sarmaş dolaş olmayı esirger senden... Gelenekleriyle görenekleriyle bir babanın sevgisini doyasıya göstermesine karışır. Günlük hayatın hay huyunda kavgalar ettirir. Ve her karşılaşmada "merhaba" dedirtir. Oysa belki de vardığında "hoşçakal" demek daha iyidir. Belki de öyle dersen, ayrılırken acı çekmezsin. Hayat böyle hüzünlüdür işte... Eğlenecek binlerce şey bulmuşken, yarım bırakır heveslerini... Planlarını erteler, planlara inancını yok eder... Ne yapalım... Hayat bu!..
Bu köşede kendi halimde takıldığımı zannederken meğer ne kadar çok seven biriktirmişim kendime... Anladım... Gelen mailler bunun göstergesi... Dünyanın dört bir köşesinden gelen, acımı içtenlikle paylaşan binlerce mail... Yıllardır görmediğim arkadaşlar... Bir yerlerden telefon numaramı bulup bana güç vermeye çalışan takımdaşlar... Beni bir nebze olsun gülümsetebilsin diye İnönü'deki Kupa maçını Beşiktaş'ın kazanmasına sevinen, tek dertleri kazanmak olmayan Fenerbahçeliler... Hepinize binlerce teşekkür, desteğiniz için.
***
Profesyonel olmayı hiçbir zaman beceremedim... Becerebilseydim şayet, size karşı sorumluluğumu bilir, bu köşeyi iki hafta boş bırakmazdım. Ama... Ama ne kalem tutacak elim, ne de yazı yazacak aklım vardı...
"Ölüm adın kalleş olsun" deriz, "Her ölüm erken ölümdür" deriz; ama gelin görün ki, ölümlere hazırlıksız yakalanınca çok daha kötü canı yanıyor insanın... 8 Nisan'dan, o Kara Pazar'dan sadece 5 gün önce, sımsıkı sarılıp öperek Bursa'ya uğurlarken annemle babamı arkalarından bakıp "Bu Edi'yle Büdü'ye bir şey olursa ben ne yaparım" demiş, sonra da 100'üne merdiven dayamış dedemi aklıma getirip, tansiyon düşüklüğünden başka dertleri olmayan 57'sindeki babama ve 51 yaşındaki anneme daha uzun süre bir şey olmayacağını düşünüp kendimi teselli etmiştim...
Cemal Süreya'nın dediği gibi "Babamdan ummazdım bunu kör oldum", Attila Abi'nin (Gökçe) dediği gibi, "Kaç yaşında olursan ol, babasızlık acı bir yalnızlık"mış... Öğrendim...
Hâlâ canım çok acıyor... Hâlâ kolum kanadım kırık... Hâlâ canım hiçbir şey yapmak istemiyor... Hâlâ kötü bir şakaymış gibi geliyor... Hâlâ 'bu bir kâbus' diyorum, 'birazdan uyanıcam' diyorum... Ama günler geçiyor, kâbus bitmiyor...
Dedim ya profesyonel olmayı hiçbir zaman beceremedim. İki hafta yazmadığım yetmezmiş gibi, bir de hâlâ kendi derdimi yazıyorum burada... Ruh halim bu, iyi değilim!.. Affedin!..
Cuma'ya 8 Nisan'dan önce kaldığımız yerden devam ederiz...
Bir özür daha!Çarşı belgeseli için, Beşiktaş-Çaykur Rize maçının ertesi günü (8 Nisan), Rıza Çalımbay'la İnönü Stadı'nda röportaj yapmıştık... Ben fırsattan istifade edip, gazete için de bir röportaj yapmıştım onunla... Kızlarıyla buluşacak olmasına rağmen ısrarım üzerine "tamam" demişti, geçmişle ilgili konuşmak istemediğini belirtip... Beşiktaş'tan sonra başka bir takımın başında ilk defa İnönü'ye ve Beşiktaş taraftarının karşısına çıkmanın kendisi için zor olduğunu, ama bunu atlattığı için rahatladığını anlatmıştı. Beşiktaş'ın yaptığı en doğru şeyin Nobre'yi almak olduğunu, en büyük yanlışın ise Tümer'i göndermek olduğunu ifade etmişti, taraftarın Burak Yılmaz'a sahip çıkması gerektiğini ekleyip... Çaykur Rize'nin ligde kalacağını, zor maçları olduğunu ama oyuncularının bu maçları kazanacak güçte olduğunu, Beşiktaş defterininin sadece şimdilik kapandığını; ama bir gün farklı bir görev de olsa Beşiktaş'a döneceğini söylemişti... Evde röportajı çözerken geldi kara haber... Röportaj yayınlanamadı...
Avrupa Şampiyonası'na gitmeden önce Nurcan Taylan'la röportaj yapmıştım bir de... Nurcan'la şampiyon halterci olmanın zorluğunu, doping kontrollerini, antrenmanlarını konuşmuştuk... O röportaj da o hafta içinde yayınlanacaktı... Röportaj hazırdı, ancak ilgilenemedim, kaldı...
Bu röportajları size ulaştıramadığım için de hem sizden, hem onlardan özür dilerim...
Mahzuru mu var?
Bu takıma Galatasaray demeye dilim varmıyor, bu takımın adı Geretsspor oldu.
(Aziz Üstel - Futbolmania, CNNTürk)
Keşke az yeseydin!
Kezman benim gibi. Ben de çok top oynamak istiyorum; ama halim yok. Kezman da öyle. O da çok istiyor oynamak; ama oynayamıyor. Geliyor, gidemiyor. Ben de geliyordum, gidemiyordum.
(Sinan Engin - 3. Devre, Kanal D)
Desenize yandık!
Bakanlar arasında laf atmalar oluyor; ancak Başbakan geldiğinde F.Bahçe aleyhine konuşulmuyor. Süper Lig'de şampiyonluk yarışı çekişmeli geçiyor. Bana göre avantaj F.Bahçe'de. Aslında Türk futbolunda istikrarsızlık var. O istikrarı temin etmek için bütçedeki disiplini futbola da getirmek lazım.
(Maliye Bakanı Kemal Unakıtan)
Olur!
Özel önerim: 50 yıllık meslektaşım ve kardeşten öte arkadaşım, büyük Fenerbahçeli Eyüp Karadayı'nın 'Ayıptır Söylemesi' fıkra kitabını alın, katıla katıla gülüp Fenerbahçe Bayramı'na katılın.
(Hulki İlgün - Fanatik)
Takma kafana!
Ben Fenerbahçe'nin son maçlardaki futbolundan hiç hoşnut olmadığımı her yazımda belirtiyorum. Sonuçta tabii ki ipleyen yok bizlerin bu yazılarını... Her şey bizim izlediğimiz doğrultuda cuk oturmaz elbette. Biz gördüğümüzü yazar, uyarılarda bulunuruz. İster ipleyen olur, ister olmaz. Benim de çok umurumda değil.
(Ziya Şengül - Star)
Lordlar Kamarası'nda öyle demiyormuş!
Hasta yatağında, 'kıçımız kırık' yatıyoruz ya. Müdürüm Serdar "Yazar mısın?" dedi. "Elbette" dedim. Winston Churchill'in Avam Kamarası'nda dediği gibi; ben yazılarımı kıçımla değil hep kafamla yazdım da!
(Kazım Kanat - Sabah)
Di abisi!
Tarih dümen suyuna uyan başkanları yazmaz. Her şeyini kaybeden ama sözünden dönmeyip mücadele eden başkanları yazar. Öyle değil mi abi!

