Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 26 Nisan 2007 / Perşembe  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
"Hayatta en önemli şey ne, anne?"

Yarın herkes "hayatta en önemli şey"in "çocuklar" olduğunu söyleyecek ama kimse çocuklardan bahsetmeyecek aslında. Başbakanla askerin arası nasıldı, Sezer kime güldü? Sonra çocukları makamlara oturtacaklar. Çocuklar da "bu oyunu" anlamaya çalışacak...


tubakyol@yahoo.com

Arkadaşımın yedi yaşındaki oğlu geçenlerde "Hayatta en önemli şey ne anne?" diye sormuş. Arkadaşım şaşalamış tabii. Felsefe mezunu, felsefe mastırlı bir kimse. Çocuğa hangi filozoftan alıntılasa da söylese...
Çocuğun soruşunda ama cevabı biliyormuş gibi bir hal de varmış. Okulda öğretmişler herhalde.
Ne garip şeyler öğretiyorlar okulda?
Ne yapsa... Hızlı hızlı saymış: Sevgi, mutluluk, sağlık... I-ıh.
"Sen söyle bakalım, neymiş?"
"Hayatta en önemli şey hayatta olmak anne."
Vay, bakar mısınız siz şu yedi yaşa... Espri yapıyor resmen.
Aynı çocuk birkaç gün evvel de "Okulu seviyorum" demiş.
"Gerçekten seviyor" dedi arkadaşım, "sabahları mızmızlanmadan kalkıyor, ödevlerini yapıyor, okulda gerçekten eğleniyor."
Fakat çocuk işte...
"Okulda bilgiler öğreniyoruz" da deyip okula karşı ezbere minnettarlığını belirttikten sonra yine patlatmış o en felsefi soruyu: "Niye?"
Niye okula gidiyor, niye bilgiler öğreniyor, niye bu kadar uğraşmak gerekiyor, niye sadece PlayStation oynayamıyor...
Eğer biz kendi aramızda konuşurken falan duymamış da kendi kendine merak etmişse bu "niye"leri, canım benim, zor bir hayatı olacak.

Kural 1: Oturarak oynarım
Ki halihazırda gayet zor bir hayatı var galiba.
Çünkü çocukken hayat acayip zor.
Bunu bilirdim, bölük pörçük hatırladığım kendi çocukluğumdan. Sürekli bir şeyleri anlamaya çalışmak hiç eğlenceli değildi. Geçen yaz ama idrak ettim. Başka bir arkadaşımın beş yaşındaki kızıyla oynarken...
Büyükler sohbet ederken, onun kurduğu oyuna katılmayı kabul eden "iyi abla" bendim. Fakat "iyiliğin" bir sınırı vardı. O sınır benim oturduğum yerden kalkmamamdı. Oyunun kurallarında birkaç değişiklik yapıverdim.
Ama oyun böyle değildi ki.
Canım ne olacak, beş yaş, her kuralın esneyebileceğini öğrenmek için o kadar erken bir yaş olmasa gerek.
Bir süre idare ettik. O dolanıp dururken ben oturduğum yerde oturmaya devam edebiliyor, aynı zamanda da onunla oyun oynuyordum.

Sihirli anahtar: Çakmak
Balkonda güneşlenmeye karar verince oyunun kurallarını yeniden değiştirdim.
Ama oyun böyle değildi ki.
Kabullendi.
Balkona çıkarken sigaramı yanıma almıştım. Çakmağımı unutmuşum. Tembel olduğum için üşendim kalkıp almaya. Ne yapacağım?
Kurallar yine değişti.
Beni kilitli kaldığım bu balkondan kurtarması için "sihirli anahtar" gerekiyordu. Sihirli anahtar içeride bir yerdeydi. Çakmağımı tarif ettim. Sonunda getirdi, kapıyı açtı, beni kurtardı.
Onu kurtarma sırası bendeydi. Kendi sihirli anahtarını tarif etti. Annesinin çakmağıydı...
Kalkıp içeriden annesinin çakmağını getirecek değildim. Tabii kurallar yine değişti.
Annesinin "sinirli bakışını" taklit ederek baktı bana. Beş yaşında bir çocukta anne bakışı komik oluyor, güldüm...
İşte o anda zavallı çocuğun hayatının ne kadar zor olduğunu idrak ettim.
Benim ha bire değiştirdiğim kuralları anlamaya, oyunu kavramaya çalışıyordu. Cidden uğraşıyordu. Bir mantığı var sanıyordu. Beni taklit ederek, annesini taklit ederek bir yol bulmaya çalışıyordu.
Hali içime dokundu. Merak etmeyin, kalkıp annesinin çakmağını almaya gittim. Sihirli anahtarla geri dönüp kilidi açtım, onu kurtardım...
Ve oyunu bitirdim.
* * *
Çocukların hayatı hakikaten zor.
Onlar sürekli oyunu anlamaya çalışıyorlar.
Biz kuralları değiştirebiliyorsak eğer, değiştiriyoruz.
Değiştiremiyorsak, "kuralları değiştirebilenin rahatına hizmet"ten başka anlaşılacak bir şey olmadığını bilerek oynamayı ya da oyunun bitmesini göze almayı çoktan öğrendik...
Bakalım, hangi "çocuk" cumhurbaşkanı olacak?

"Bayram" dendi mi, üşürüm ben...

Yarın çocuk bayramı. Şimdi 23 Nisan nasıl kutlanıyor bilmiyorum. Bizim zamanımızda İstanbul'da nasıl kutlanıyordu onu da bilmiyorum. Ben küçük bir kentte büyüdüm. Bizi sabahın kör saatinde okulda toplar, o kentin "bulvar" tabir edilen caddesine götürür, uzun saatler bekletir, sonra vali beyin neyin önünden yürütürlerdi.
O yüzden "23 Nisan" dendi mi, üşürüm ben.
Nisan yahu, hava ne kadar soğuk olabilir ki?
Ama resmi geçit sıramızı beklerken, öğretmenler kıpırdasak kızarlardı. Bir yerde hareket edemeden öylece durunca, sabah ayazı da malum, çok üşürdük.
29 Ekim'lerde daha çok üşürdük tabii. Bayram yani benim için topyekun bir iç titremesi... Bir de fotoğraf demek.
Adı "bulvar", kendi pek de uzun olmayan caddede yürürken ben, annemle babam fotoğrafımı çekerdi.
Bayramların en çok da bu fotoğraflar için yapıldığını düşünürdü çocuk aklım.
İzci, bandocu, folklorcu ve okul flaması taşırken çekilen fotoğraflar albüme girdikten sonra, başka da bayrama katılmadım zaten.
Annemle babamın da pek öyle bayram heveslisi olmadığını anlayınca, birkaç bayram sabahı, annemle açık bir anlaşma yapmadan ama birbirimizi gayet iyi anlayarak, ben "hasta" uyandım ve tabii o "hasta" halimle törene gidemedim. Annem disiplinli görünür ama çok kafa kadındır.
Yarın bayram... Yarın giyeceği kıyafet için heyecanlanan, bu akşam kıyafetini son bir kez deneyen ilkokul çocukları var mı bir yerlerde?
Ve giyeceği tüm kıyafetleri giymiş, her kıyafetle fotoğrafı albüme girmiş (bilgisayara yüklenmiş?), yarın ne yapsa da sabah sabah şu bayrama katılmasa diye küçük kafalarını patlatanlar?
"Bayram güzel anne ama..." deyip, yine de soranlar: "Niye?" Niye erken kalkacağız, niye soğukta bekleyeceğiz, niye...
23 Nisan kutlu olsun / Tüm çocuklar mutlu olsun...

manik depresif köşe

Ben açıkçası şu mitingi annemle babam yaşında bir hareket olarak düşünmüştüm. Biliyorsunuz, geçen hafta saçlarımla uğraşıyordum, başka hiçbir şeyle ilgilenmedim.
Sonunda e-mail'ime baktım. Meğer günlerdir bizim e-mail grubunda da mitingdeki insan sayısı tartışması yürüyor ve hadiseyi canlı yayınlamayan TV kanallarına öfke mesajları yağıyormuş.
Ve benim birçok arkadaşım da Tandoğan Meydanı'ndaymış.
Herkesin orada bulunma sebebi kendine göre...
Ama tanıdığım kadarıyla hiçbiri milliyetçi değildir. Hiçbirinin Atatürkçü Düşünce Derneği'yle de bir bağlantısı, hatta bu derneğe sempatisi bile yok.
Dün sorulsa kendilerine "yurtsever", "cumhuriyetçi" falan da demezlerdi.
Bugün? Bilemiyorum, tek tek arayıp sormam lazım.
Bildiğim, bugün hepsi medyaya inanılmaz kırgın, açıkçası çok da kızgın.
Dünkü "Saklama, bırak hikaye kendini anlatsın" yazıma bir ek yapayım: "Medyanın gördükleri konusunda dürüst olup, yoldan çekilip bu mitinge kendini anlatma fırsatı vermesi gerekmez miydi?"
Depresyondayım.


PAZAR
"10 senedir kardeşimin Nobel alacağını düşünüyordum"
"Şampiyon Sanat"
"Bu ödül Latife Hanım'a verildi!"
Milliyet yaratıcıları Cannes'da ağırlıyor
Besançon'da zaman (1)
Büyükler için çocuk şarkıları
neler konuşuluyor?
Walkman'in dönüşü
Zıvana çıkkınları
İlk Meclis'in son şahidi
Mayaların kehaneti
Sadrazam Mahmut'un kuzu uykuluk ızgarası nefis
Zekâ yaşa yenildi
Saraylarımızın perişan hali
Doğru beslenin, formda kalın
"Hayatta en önemli şey ne, anne?"
Çeşme'de bahar
Jean - Louis Besson'u tanır mısınız?
Bordo'da fırsatlar yılı





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Milor
Nevsal Elevli
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet