Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 29 Nisan 2007 / Pazar  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
"Kendimi izlerken ağlıyorum"

İlk kez bir TV dizisinde rol alan Ferdi Tayfur: "İyi bir oyuncu olduğunu göstermenin er meydanı televizyondur. Kendimi seyrederken ağlıyorum! Belki günün birinde, ölmeden tiyatro yapmayı çok isterim. Behzat ve Süheyl Uygur ile konuştuk bu konuyu. Ama çocukların saçları ağardı, biz hâlâ yapamadık"

FİLİZ AYGÜNDÜZ

Adana Abidinpaşa Caddesi'nde Asri Fırın'ın yanındaki Tan Sineması. Köşesinden döndüğünde Dürdane teyzesinin evine çıkılan. Sonra Yeni Ünal Sineması... Önünde sabahtan aldığı biletleri karaborsada satıp annesinin sinema için verdiği bilet parasını ödemeye çalışan bir Ferdi Tayfur, bu iş sırasında "Bir hapçının öfkesinden kaçamayıp bıçaklanabilirdim de... Ama bunun adı aşktı, tutkuydu" diyen. Füruzan'ın "Benim Sinemalarım" adlı öyküsündeki Nesibe'nin sinema aşkı, tutkusu gibi...
O öykünün sonunda şık bir salonun önünde durup "Bunlar benim sinemalarım değildi" diyen Nesibe, bilet alan kalabalıkların içinde kaybolur. Oysa Ferdi Tayfur'un hikayesi tam da bilet alan kalabalıkların içinde başlar, arzu ettiği gibi. Zaten de daha 15'inde annesi tembihlemiştir "Oğlum film çektiğinde, çiçekli dalları tutarak şarkı söyle, e mi?"
Söz dinler Ferdi Tayfur. Ve aslında şarkı söylemek bahanedir, aslolan sinemadır. Sonrası ver elini şöhret!
O günlerden bu yana tam 40 yıl geçti. Bugün ATV'de yayınlanan "Yersiz Yurtsuz" ile ilk kez bir televizyon dizisinde izliyoruz Tayfur'u. Oyunculuğuna laf söyletmiyor. Dördüncü baskısı geçtiğimiz yıl yapılan romanı "Şekerci Çırağı"nın devamını yazıyor. Her fırsatta fotoğraf çekiyor. İyi de çekiyor hem.
15 Mayıs'ta çıkacak, Türk sanat müziği şarkıları okuduğu albümünün nasıl karşılanacağını bekliyor merakla. Bir heves dinletiyor şarkıları: "Sen Vefasız Yolcu", "Akşam Oldu Hüzünlendim Ben Yine", "Bir Bahar Akşamı Rastladım Size"... Yanık şarkılar diyor onlar için: "Yanık şarkıları yanık sesli adam okuduğu zaman güzel olur."
Kızının telefonunu Fransızca "Oui" diyerek açan, "Allah beni entellerle bir araya getirmesin" duaları eden, hayranlarının cilaladığı isminin bekçiliğini yapmakla meşgul olduğunu söyleyen bir Ferdi Tayfur. Kendi halinde, olduğu gibi, samimi. Yaşadıklarıyla, duruşuyla, hayranlarının tutumuyla değerlendirildiğinde hayat hikayesi çok önemli şeyler söyleyecek önemli bir popüler kültür ikonu. Doğru okunması elzem...

Yıllardır görmeye alıştığımız o kopkoyu saçlarınız birdenbire beyazladı. Bu değişim dizi için yapılmış bir imaj mı?
Dizi için tipim bu hale getirildi. Zamanında, eşimin berber olan kardeşi "Enişte, koyu boyalar insanın saçını besler" demişti. Dedemin saçları da kabaktı. Benimki de öyle olur korkusuyla saçlarım beslensin diye siyaha boyatıp durdum. Ama aslını sorarsanız ben de kendimden sıkılmaya başlamıştım. Bu dizi o kömür karası saçlardan kurtulmak için bahane oldu. İsabetli bir karar yani.

Kararı kim verdi?
Yönetmenimiz Cemal Şan istedi. Sette çalışan berber arkadaş yaptı saçımı. Öyle ünlü biri filan değil.

Siyahtan beyaza dönmek kolay olmasa gerek. Nasıl bir uygulama yapıldı saçlarınıza?
Öncelikle, saçlarımı kestirerek işe koyulduk. 18 Şubat'ta dizi başladıktan sonra her çekim günü boyadık saçlarımı. Önce rengi kırıldı. Sonra kesmeye devam ettikçe giderek kendi beyazlarım ortaya çıktı. Yani şimdi kaportayı boyamıyorum; artık orijinal halim bu.

Hayranlarınızın tepkisinden çekinmediniz mi?
Onlar açısından korkum yok. Benim hayranlarım sanatsever insanlar. Beni bu saçlarımla da bağırlarına basarlar. Bastılar hatta çok da beğendiler: "Böyle çok yakışıklı oldun baba" diyorlar şimdi.

Peki Necla hanım?
Valla sormadım ama başlangıçta pek iyi bakmadı. O da haklı, yıllardır beni siyah saçlı halimle biliyor. Ama sonra sonra gözü alıştı. Şimdi beğeniyor sanırım.

Bundan sonra sözgelimi emekli bir rockçı'yı canlandıracak olsanız, saçlarınızı uzatıp bu kez de beyazları kırdırır mısınız?
Sanat için onu da yaparım.

"Diz çöktüğüm de oldu, salya sümük ağladığım da"
1970'lerin sonu ve 80'lerde, şarkılarıyla, filmleriyle büyük bir topluluğun özellikle acılarının sözcülüğünü yapan popüler kültür ikonlarından birisiniz. Acı üzerinden yapılmış 40 yıllık bir kariyer sizi yormadı mı?
Başlangıçtaki o yokluk, hasret, bir lokantaya girip yemek yiyememek... Ben hâlâ lüks bir otelde kaldığımda, çok da rahat bir yataksa mesela, bu yatakta yatan ben miyim acaba diyorum..

Bu kadar yıl içinde alışamadınız mı?
O bize çocuklukta yerleşmiş bir kere; çiftlikte çalışmak, ineklerin, sığırların yemledikleri yerde yatmak... Annemiz babamız öyle sormazdı da nerede kaldın diye. Hani kız kaçar da bir boğaz eksildi diye bakarlar ya, bizimki de o hesaptı.

Dün manav, elimde sizin romanınızı görünce gülümseyerek baktı. "Sever misin Ferdi Tayfur'u?" dedim. "Evet" dedi. "Niye?" diye sordum. "O dertli dertli söyler, biliyor musun? Severiz o yüzden" dedi. Size sevgileri hâlâ dertler, acılar üzerinden tanımlanıyor... Yorulmadınız mı diye bir kere daha sormak istiyorum.
Siz beni tanıdığınızda, bütün o duygusunu dile getirdiğim insanların yaşadığı acıları yaşamış, bitirmiştim zaten. O yüzden bir ruh yorgunluğu yapmadı bu bende.

Bu arada siz acıya bir tür eğitim programı gibi bakanlardansınız...
Doğru. Acı insanı kendine getiriyor. Hiç acı çekmemiş bir insanla acının eleklerinde elenmiş insan arasındaki farkı hemen anlarsınız zaten. Ben de acıyla eğitildim. Annemi hep ağlayan bir kadın olarak hatırlıyorum. Babam askerden geldiği gecenin ertesi günü öldürüldü. Buradaki acının büyüklüğünü düşünsenize. Bunlar beni ister istemez eğitti. Ama acının asıl tadı aşktadır. Yemek yedirmez adama valla, hayata küstürür.

Hakikaten şöyle aşk acısıyla yandığınızı filan hissettiniz mi hiç?
Diz çöktüğüm de oldu, salya sümük ağladığım da...

Aklımıza Necla Nazır gelsin mi tam şu anda?
Necla Nazır'ın uğruna o kadar gözyaşı dökmeseydim, bu beraberlik bu kadar uzun sürer miydi? Benim iki kız çocuğum ve eline yüzüne bakılacak bir hanımım vardı; para da kazanmıştım, şöhretim de büyüktü. Gazetede bir köşe yazarı yazmıştı; aşk, hayatınız boyunca edindiğiniz bütün ahlaki değerleri elinizden alabilir diye. O beladır, derttir, doruktur, aşağılarda sürünmektir. Hele bir de sevginizi karşı tarafa belli ediyorsanız, kendinizi çok tanıttıysanız küllümen yanmış durumdasınız. Biraz da tanımasın abi. Tamam aşksa aşk, sevdaysa sevda ama biraz da çekinsin, şunu ona sorsam mı sormasam mı desin.

Peki siz bunları yapabildiniz mi?
Çok yerde göstermemişimdir kendimi. Aşkın kendine göre kuralları vardır, uygulamak lazım.

Siz bugün hâlâ aşık bir adam mısınız?
Aşk biter. Aşk kalleştir yahu. Yapmayın, aşka çok bel bağlamayın. Onca seneden sonra adamın biri gelip de bana "Ben hâlâ karıma aşığım" derse "Abi git" derim, "Sende bir şeylik var". Bir beraberliği uzun yıllar sürdüren saygıdır. Aşk önce sevgiyi getirir, bir müddet sonra da yerini saygıya bırakır. Saygı dediğim, arkadaş olmak, birbirine anlayış göstermek, anlamaya çalışmak...

"Body çalışmış; Orhan Baba, Ferdi Baba'yı döver!"
O meşhur sacayağına gelelim; siz, Orhan Gencebay ve Müslüm Gürses...
Biz hiç sacayağı olmadık. Bunu kabul etmiyorum. Biz ikili ayaktık. Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur. Orhancılar ve Ferdiciler... Müslüm Gürses hepimizden önce yapmıştı bu işleri, güzel de şarkılar okudu. Ama o başka bir yerdeydi.
Ben ilk albümümü 1968'de yaptım. Benim Yeşilçam'a girmemle Türk sinemasında büyük bir patlama oldu. Sanıyorum 1979-80 gibi Müslüm'e film çektirdiler. Ondan sonra, televizyonların da çoğalmasıyla meydana çıkabildi çocukcağız. Daha öncesinde yoktu yani, olamıyordu bir türlü. Ama Orhan Abi ile bizim durumumuz farklıydı. Bu memlekette Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri ilk defa insanlar iki sanatçı için gruplara ayrıldı.

Sonra o gruplar arasında kavgalar, birbirlerini yaralamalar... Hayranlarınız sizin üzerinizden neyin kavgasını veriyordu?
Siz şimdi Orhan Gencebay'ı seviyorsunuz, ben de Ferdi Tayfur'u diyelim... Bir araya geldiğimizde siz Orhan Gencebay'ı ben Ferdi Tayfur'u anlatıyorum. Siz diyorsunuz ki "Orhan Baba'nın şu şarkısını dinledin mi, çok güzel", ben diyorum ki "O da bir şey mi, asıl sen Ferdi Baba'nın filanca şarkısını duydun mu; filanca filmini gördün mü?" Her şey böyle başladı aslında.

Benim babam senin babanı döver gibi...
Aynen öyle.

Peki hangi baba, diğerini dövebildi?
Valla Orhan abi beni döver. Bir kere body çalışmış bir adam.

Sadece fiziksel olarak mı?
Sanat anlamında da öyle. Ama oyunculuğu karıştırırsak orada durun derim, oyunculuğuma laf söyletmem. O benim gibi oynayamaz; benim kadar bağıramaz ama müzisyenliği benden iyidir, hakkını yiyemem.

Bu baba meselesi nerden çıktı?
15 yaşında çocuk bizi dinlerken bir bakıyor ki babası da aynı adamı dinliyor. Askere gidiyor geliyor, oluyor 30 yaşında... E şimdi bize ne diyecek? Baba tabii... Çünkü eskimişiz...

Babadan oğula kalan bir hayranlık...
Babadan oğula, oğuldan kendi oğluna... Bir de onları incitecek şeyler yapmadık biz. Ahlaksızlık, şımarıklık hiç olmadı bizde... O ismi ayaklar altına aldırmam. Hayranlarım o ismi cilaladı, parlattı, ben de bugün bekçiliğini yapıyorum.
İsmini aldığım Ferdi Tayfur, babamın çok sevdiği bir tiyatro sanatçısıydı. Adalet Cimcoz'un da abisi. Ben ismimin gerçekten Ferdi Tayfur olduğunu anlatamadım yıllarca. Anlamak istemediler. Tıpkı benim iyi bir oyuncu olduğumu anlamak istemedikleri gibi. Kıskanıyorlar!

"Keşke okusaydım da Ferdi Tayfur olmasaydım!"

Sizi kıskandılar mı bilmiyorum ama sınıfsal kodlar üzerinden aşağıladıkları kesin; cahil, taşralı, kenar mahalleli, köylü çocuğu... Canınız yanmadı mı hiç?
Şimdi bunları nereden duyarsınız? Gazetelerden tabii...

Beni suçlamayacaksınız herhalde...
Yok hayır... Konuşuyoruz hanımefendi. Bunları yüzüme söyleyen olmadı ki, hep arkamdan konuşuldu, gazetelerden okundu. Ben şöyle düşündüm. Karşıma geçsinler, oturalım konuşalım; biri de kulak misafirliği yapsın, o mu kültürlü, ben mi?
İlle mektepli olmak gerekmiyor, ben yaşayarak öğrendim bir sürü şeyi. Ama bunu övünerek söylemiyorum, keşke okuyabilseydim de Ferdi Tayfur olmasaydım. Babam beni 5 yaşımdayken, "Ceketimi satacağım, oğlumu paşa yapacağım" diye severdi, ömrü vefa etmedi. Baba öldürülünce okul bir yana kaydı tabii... Neyse ben kendimi biliyordum yani, o yüzden öyle canım filan yanmadı.

Türkiye, Ferdi Tayfur'u doğru okuyabildi mi?
Evet! Bunu yapamayanlar da az önce söylediğim gibi beni kıskananlardı. Bir kısmı da zaten annelerinden, her şeye karşı çıkmak üzere doğmuşlardı. Bugün her gittiğim yerde sokaktaki vatandaşından valisine, milletvekiline, bakanından doktoruna, üniversite hocasına kadar karşı karşıya geldiğim insanlar elimi sıktıkları zaman gözlerinde yanan ışığı, bana verdikleri değeri, samimiyetlerini görebiliyorum. Beni çok güzel anladılar.

"En sevdiğim yönetmen Clint Eastwood..."
Bir de enteller var. "Akşama kadar entel takılıp akşam da beni dinlerler" dediğiniz.
Ama "enteller" diyorum farkındaysanız; entel başka entelektüel başka. Entelektüellerin ellerinden, yanaklarından öperim ama Allah beni entellerle karşılaştırmasın, onlarla hiç konuşmak istemiyorum. Çünkü o tip insanlar neyi sevmediklerini, nelerden ve neden hoşlanmadıklarını bilmiyor. Ama bu sezon başlayan "Yersiz Yurtsuz"da beni izledikten sonra, oyunculuğumu görünce onlar bile beni kabul etmeye mecbur kaldı.
Bir de ben hayatım boyunca yapamayacağım işlere girmedim. Bu dizi başlamadan önce de iyi oynayacağımı, oyunculuğumun beğenileceğini biliyordum. Ben o adamım çünkü. Bu işe sevdalı doğmuşum ben; mümkünatı yok, kimse benim önümü kesemezdi. Benim ilk taklidini yaptığım adam "Avare" filminden Raj Kapoor'dur. Sonra Zeki Müren...

Bugün en beğendiğiniz yönetmen kim?
Clint Eastwood. Ben çok seviyorum onu. Son zamanlarda çektiği "Milyonluk Bebek" mesela. Adam harika ya. Başkaları da vardır ama isimlerini aklımda tutamayabilirim.

"Yıldız Kenter ile tiyatro yapsak ortalığı yıkarız!"

İlk defa bir dizide oynuyorsunuz. Kendinizi oyuncu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz bu dizide?
Canlandırdığım Emrullah karakterini iyi giyindim. Yönetmenim de senarist de bu baba rolünün bana çok yakıştığını söyledi, "Aman dediler, bunu bozma; bizim istediğimiz adam bu." Bana göre TV dizileri sesli fotoroman gibi. İyi bir oyuncu olduğunu göstermenin er meydanı televizyondur. Kendimi seyrederken ağlıyorum! Belki günün birinde, ölmeden tiyatro yapmayı çok isterim. Behzat ve Süheyl Uygur ile konuşmuştuk bu konuyu. Ama çocukların saçları ağardı, biz hâlâ yapamadık.

Bundan böyle en büyük hayaliniz tiyatro yapmak mı?
Aslında en büyük hayalim "Şekerci Çırağı" romanımın dizisini çekmek. İkinci olarak da tiyatro yapmak.

Tiyatroda kiminle aynı sahneyi paylaşmak isterdiniz?
Yıldız Kenter ile oynasak ortalığı yıkarız. Ayla Algan mesela. Onu gördüğümde elini öperim. Çok iyi bir oyuncu o. Bir de tabii Tuncel Kurtiz. Ama beni oynatmazlar. Hayranlarım tiyatro salonlarına sığmaz... Onun için diyorum. Hakikaten sığdıramayız.

Hayranlarınız tiyatroya gelir mi?
Ben tiyatroda oynayacağım ve onlar gelmeyecek, mümkün mü bu?

İyi ama roman da yazdınız. Hayranlarınız satış rekorları mı kırdırdı kitabınıza?
Kitabımı çok fazla tanıtmadım, esas mesele bu. Bir de Türkiye'de okuma alışkanlığı yok.

"Pamuk insanın ciğerini yazıyor"

Orhan Pamuk, Orhan Gencebay'a son romanında yer vereceğini söyledi. Murathan Mungan, Müslüm Gürses'e albüm yaptı. Bu buluşmaları nasıl yorumluyorsunuz?
Orhan Pamuk'un Orhan Gencebay'a romanında yer vermesi gayet doğal. Çünkü Orhan Pamuk da tövbeler olsun Allah değil ki. Bizim gibi bir insan. Hem de insanların ciğerini, yüreğini okuyup yazıyor. Bizlerden fersah fersah önde yazıyor. Ha bire yazıyor, "Harry Potter"lar gibi. Bu normal. Murathan Mungan da Müslüm Gürses'e albüm yapmış, iyi etmiş; peki ne oldu o albüm, alıp dinlediniz mi? Sanat hem sanat hem halk için yapılır. Kimler aldı dinledi, bu önemli.

Bu buluşmalardan önce siz "Şekerci Çırağı" adlı bir roman yazdınız...
Bazen yeniden okuyorum, ne kadar akıcı bir dille yazmışım; ne büyük heyecan duymuşum yazarken.

"Magazinciler anlamaz, benim romanım ciddi bir yapıt!"
Siz aslında postmodern bir roman yazmışsınız. Biyografinizle başlıyorsunuz; 150 sayfa Ferdi Tayfur'un hayat hikayesini okuyoruz. Sonra Veli isminde kurgu bir karakter çıkıyor karşımıza. Nereden aklınıza geldi biyografinizi en heyecanlı yerinde kesip Çukurovalı Veli'nin hayat hikayesini anlatmak?
O ilk 150 sayfadaki hayatımı yazmak zorundaydım, onu benden başkasının yazması olmazdı. Bu arada "Suçlu Melek" diye bir senaryo yazmıştım. Filmin hazırlıklarını yaparken ekonomik kriz oldu; bütçemi çok sarstı. Ve filmi çekemedim. Çekemeyince de hikayesini kitaba koydum. Kendimden bir şeyler anlatırken, yavaş yavaş Veli'nin hikayesine döndüm. Kendiliğinden gelişti. Sonra bir bir Çukurova'dan beslendiğim başka karakterler çıktı ortaya.

Ama biyografiniz yarım kaldı...
Gerek yok, kalanı kimseyi ilgilendirmez.

Bu yarım bırakma tercihinizle, özellikle magazin basınını atlatmak geçti mi aklınızdan?
Yok, ne münasebet. Onlar anlamaz, bu ciddi bir yapıt.

Siz neler okuyorsunuz?
Kitapsız dolaşmam. Çantamda hep bir kitap olur. Bugünlerde Rupert Furneaux'nun "Tuna Nehri Akmam Diyor"unu okuyorum. Bundan önce Zülfü Livaneli'nin "Leyla"sını, Cüneyt Özdemir'in "Cehennem Kafesi"ni okudum.

"Baba bir güç, baba bir power!"

Hayatın tadını çıkarmak için neler yaparsınız siz?
Çalışıyorum. Sinemaya gidiyorum. Kalan kitaplarımı alıp okuyorum. İnternetten, romanımın devamında adam nerede dolaşabilir, ona bakıyorum. Araştırmalar yapıyorum.

Necla Nazır kitabınızı beğendi mi?
Beğenmez mi. Bir daha okuyor şimdi. İlk okuyuşunda "Ferdi korkuyorum bitireceğim diye" demişti. Aslında Necla hanım dini kitapları çok okuyor. O kendi sevdiği kitapları okuyor ben kendi sevdiklerimi.

Sizin pek ilginiz yok galiba dini içerikli kitaplarla?
Allah günahlarımı affetsin ama öyle. İyi bir Müslüman değilim ben aslında. Lailâhe illallah, Muhammedürresulullah. Müslümanım tabii. Duasız hiç yola çıkmam, hep dua ederim. Duaları da bırakmam yani.

Peki kızlarınızla ilişkiniz? İyi bir baba olamadığınıza yönelik özeleştirileriniz var sizin. O niye?
Çocuklarımla aynı ortamda olamadığım, onlarla ha ha ha ki ki ki yapamadığım için belki. İşim dolayısıyla. Bir çocuk babasının uzakta olmasını istemez. Baba bir güç, baba bir "power". Hep yanında olmasını ister; ben onların o özlemine cevap veremedim diye söylüyorum. O günleri düşündüğüm zaman, soluk almaya vakit yoktu. Ama buna rağmen iki kızım İngilizce öğretmeni; birer leydi oldular yani, Allah annelerinden de razı olsun, o kadar kibar, o kadar güzel, o kadar alçakgönüllüler. En küçük kızım Tuğçe de Yeditepe Üniversitesi'nde sanat tasarımı okuyor.

"Bakarım, beğenirim ve fotoğrafını çekerim!"

Bir de fotoğraf tutkunuz var sizin. Fotoğraf çekmeye ne zaman başladınız?
Eskiden beri severim fotoğraf çekmeyi. Hep çekiyorum.

Ne tür şeyler çekiyorsunuz?
Bakarım, beğenirim ve çekerim; gerisi önemli değil.

Sergi düşünür müsünüz çektiğiniz fotoğraflardan?
Yok o kadar değil. O kadar olmayayım Allahınızı severseniz.

Haluk Çobanoğlu "Arabesk" adlı bir fotoğraf sergisi açtı. O sergide sizin de konser fotoğraflarınız vardı. Sergiyi gördünüz mü?
Bir yerden duydum. Ama görmedim sergiyi. Tarihlerini bilmiyordum, sanırım kaçırdım.


PAZAR
Herkes powerball çeviriyor
Sesini tıklayarak duyur!
"Kendimi izlerken ağlıyorum"
"Bu evlilik benim tahlillerimi ve bilgimi de derinleştirdi"
"Hep iyi bir teklif bekledim"
Davetlerin klasiği somon, bu yazın trendi ise levrek
neler konuşuluyor?
Bir azizenin vefa borçları
Fransa tarihindeki "Kanlı Pazartesi"
İşte Atatürk'ün bilinmeyen fotoğrafları
Ankara'nın yıldızları
Sürprizlere açık bir İtalyan
Fetret devrinin çarı veya Rusya'nın ilk başkanı
Egzersiz yaparken beslenme
Uzun bekleyişin kârı: Gömlek ve yemek
Alaçatı'nın en güzel zamanı
Haslet'in büyük oyuncakları
New York'tan lezzet haberleri





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Milor
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet