Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 06 Mayıs 2007 / Pazar  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
SEYİR DEFTERİ
Besançon'da zaman (2)

Güneş lekesiz, mavi ve derin gökyüzünün ortasına çakılı kalmış gibi. Kıpırdamıyor. Zaman da öyle, geçmiyor bir türlü. Sanki hep bu kentte, Besançon'da yaşadım...

NEDİM GÜRSEL

Aslında gözü aldatmayan bir kent Besançon. Merkezi eskiden nasılsa öyle kalmış. Taş yapıları, evlerin kirden yunup arınmış cepheleri, çatılarda allı pullu balıklar gibi parıldayan kiremitleriyle insani boyutlarda. Birbirini dikey kesen geniş caddeler, upuzun sokaklar, cam gökdelenler yok.
Son model otobüsler çevreyi kirletmeden dolaşıyor ortalıkta; yayalara ayrılmış alan ve sokaklarda özgürce, kaldırıma ihtiyaç duymadan gezinebiliyorsunuz. Ve kente nereden girerseniz girin, bütün yollar Grande Rue'ye götürüyor sizi. Bu sokak hafifçe kıvrılarak, sağlı sollu sıralanan güzel yapıları, dükkanları, kalabalığıyla eski kenti kat ettikten sonra, kabartma heykellerle süslü, "Kara Kapı" denilen Roma zafer anıtının altından geçerek Saint-Jean Katedrali'ne dek ulaştırıyor sizi.
Battant Köprüsü'nün üzerinden kente bakıyorum. Solda, Strasbourg rıhtımındaki sinagog, kubbesi ve iki yanından minare gibi yükselen kuleleriyle bir doğu masalının içinden çıkıp gelmiş gibi. Sağda Vauban rıhtımının bir örnek yapıları sanki iç içe geçmiş, birbirlerine sokulmuş, sudaki suretlerine dalıp gitmişler.

Nâzım ve Heraklit
Kemerlerin altında kimse yok, rıhtımın taşlarına yeşil seccadeler gibi serili çimenlerin üzerinde de. Sabahın erken saatinde kahveler açık değil henüz, sokaklar da boş. Arkada Sainte-Madelaine Kilisesi sis açıldıkça ele veriyor kendini.
Bulunduğum yerden Jouffroy d'Abbans Markisi Claude-François-Dorothçe'nin bronz heykelini göremiyorum ama Doubs'da ilk vapur denemelerini başlatan bu zat-ı muhteremin aramızdan biriymiş gibi akarsuya dalıp gittiğini biliyorum.
Irmağın akışına dalıp giden biri daha var ama o buralı değil. Aramızdan biri de değil. Belki gerçekten Hindistan'ın Kalküta kentinde yaşadı, belki yalnızca hayatın akışına, gelecek güzel günlere, "gül, ekmek ve özgürlük günlerine" inandığı için hapse atılan, sürgünde ölen bir şairin hayalinde var oldu. Nâzım Hikmet'in dizelerinde hayat bulup ete kemiğe büründü, bir kış sabahı Besançon'da bendenize Benerci suretinde göründü.
"Şehir / uzakta. / Genç adam / ayakta. / Akıyor şehirden geçen nehir / genç adamın ayakları dibinden. / ..... / Bakıyor akar suya / düşünüyor Heraklit'i."
Köprüden aşağıya bakıyorum. Ne tuhaf, Doubs'un suları Nâzım Hikmet'in dizelerini sürükleyip getiriyor buraya dek, sözcükler sabah güneşinde tane tane serpiliyor çevreye.
"Heraklit, Heraklit! / akar suya kabil mi vurmak kilit."
Elbette kabil değil, hele su böyle hızlı, bu denli coşkuyla akıyor, bendini yıkıp taşmak için çırpınıyorsa. Heraklit "Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz" mı demişti, yoksa ben mi öyle anımsıyorum. Bu cümleyi bir slogan, diyalektiğe inancımızın en belirgin kanıtıymış gibi haykırdığımız günler geride kaldı. Nice sular akıp gitti köprülerin altından. Yalnızca diyalektiğe değil, devrime, sosyalist devrimin ardından geleceğini varsaydığımız adalet ve eşitliğe olan inancımızı da yitirdik.
Şimdi böyle umarsız, yorgun, gelecekten umudumuzu kesmiş biçimde, küreselleşen dünyaya inat dolaşıp duruyoruz işte. Kimimiz çoktan toprak oldu, kimimiz, benim gibi 60'ına merdiven dayadı.

Ne bir gemi ne bir yol
Yazdan kalma nefis bir gün. Güneş lekesiz, mavi ve derin gökyüzünün ortasına çakılı kalmış gibi. Kıpırdamıyor. Zaman da öyle, geçmiyor bir türlü. Sanki hep burada, öğle güneşinin fazla ısıtmadan aydınlattığı bu kentte yaşadım.
Kavafis'in o ünlü şiirindeki gibi, başka bir kent, başka bir deniz aramam gerekmiyor. Ne bineceğim bir gemi ne çıkacağım bir yol var ufukta. Bir yerde doğup ömürlerini orada tüketen insanları hayal ediyorum. Onlara benzemekten korktuğum için mi böyle göçebe bir hayatım oldu, bir kentten bir başka kente, bir limandan ötekine savrulup durdum.
Vauban rıhtımına karşı, Doubs'un sağ yakasında bir bankın üzerine oturmuş düşünüyorum. Rıhtım boyunca birbirine yapışık gibi duran bir örnek taş yapılar kentin merkeziyle arama duvar çekiyor. Hava güzel, güneş hâlâ göğün ortasında, karnım tok sırtım pek, daha ne isterim.
Yine de eski günlere gidiyor aklım, aradan geçen zamanı ölçüp biçmeye, kafamda bir yere oturtmaya çabalıyorum. Elbette çok şey değişti, kentler aynı kalsa da. Hayatımızdan, kendimizden verdik hep, eksildik. Belki de kendi öznel bakışımız, kendi hikayemize göre, her defasında yeniden kuruyoruz gerçekliği, dünyayı hep başka türlü algılıyoruz.
Bu güzel hava, yeşil su, bu taş duvarlar kendi öznelliğimizde, duyarlığımızda, iç dünyamızın karmaşasında buluyor gerçek varlığını. Onlara gerçeklik kazandıran biziz, zaman değil. Aynı ırmakta iki kez yıkanılmadığını, durmadan akıp giden suyun, zamanın, her defasında başka sular, başka zamanlar olduğunu biliyorum. Ne var ki, sanki su ve zaman değil, biziz geçen.


PAZAR
'İyi olacağına dair kadınca bir sezgi vardı'
"Aşk yazmak politika yazmaktan daha zor"
"Yunanistan'da 5 bin, AKM'de 50 kişiye çaldım"
New York Times'ın ucuz tatil için önerdiği otel
Ünlülerin "dev" ayakları
neler konuşuluyor?
Besançon'da zaman (2)
Cazdan demokrasi dersi almak...
Doğal olmayan afetler
Bir canlı yayın sihirbazı
Boğalara öneriler
Mükemmele yakın
Sarkozy'nin beğenmediği Kapadokya
Yanlış diyet hasta eder!
İç'li bir yazı
Rafting: Maceraya çağrı





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Milor
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu

© 2006 Milliyet