|
 |
|
|
Tarihimizde seçimler
Türkiye'de seçimler yarım asırdır şaibesiz ve usulüne uygun olarak yapılıyor. Artık her türlü parti kurulup siyasi hayata girebiliyor. Bu, ülkemizi dünyada birçok sorunlu ülkenin bulunduğu demokrat olmayan kamptan ayırıyor
Fax: (0312) 427 20 64
Devlet-i Aliye Tanzimat'ı ilan etti; 19'uncu yüzyıl devletinin nihayetsiz yatırımları ve gerekli hizmetlerini yürütecek memur kadroları için yetersiz bir mali yapı vardı. Hukuk, kültür, askerlik alanında başarıyla yürüyen Tanzimat reformları maliye duvarına çarpmıştı. Artık eskisi gibi cebren vergi toplamak, vergi salıp tespit etmek defterdarlara değil, mahalli halkın temsilcilerinin de katıldığı muhasallık kurullarına verildi.
Ne var ki buraya katılacak halk temsilcileri nasıl seçilecekti? Seçmenin ve seçilmenin olmazsa olmaz şartları vardı: Belirli miktarda emlak ve akar sahibi olmak ve o ölçüde vergi vermek... 19'uncu yüzyıl devletinin eğilimi her yerde aynıdır: Serveti olmayana iyi tebaa ve vatandaş gözüyle bakılmaz; böyleleri ne seçer ne seçilir.
Bu ülkeye özgü bir yöntem daha ortaya çıktı; ortaya sandık kurup teşkil edilecek değildi. Seçme ehliyeti olanlar ister Müslüman ister Hıristiyan veya Yahudi olsun, bir yere toplanacak ve seçilecekler bunların önüne çıkarılacak; kendilerini isteyenler bir tarafta kalacak istemeyenler öbür tarafa geçecek. Ne zabıt ne de gizli oy-açık tasnif sistemine ihtiyaç var.
Törenli seçim
Bazı münafıklar seçmenin karşısına çıkacak adamları vali veya mutasarrıfın öne sürdüğünü söylüyordu ama nihayet onların içinden birini seçme şansı vardı. Muasır Avrupa'da genel oy için kavga veren çartist hareketin sendikal kavgalarından kime ne? Hiç değilse Osmanlı İmparatorluğu seçim bahsinde Rusya'nın önüne geçmiştir.
Ama seçimin tadına varılmıştı. 1877'de Meclis-i Mebusan'da taşra mebusları, "Galiba İstanbul ahalisi seçimle yeni tanışacak, biz vilayetlerde Tanzimat başından beri intihabat (seçim) içindeyiz" diye övünürlerdi.
Gerçekten de vilayetlerde mülki amirlerin yanındaki idare meclislerine, 1964'te kurulan belediye meclislerine, Tanzimat başından beri çalışan nizamiye mahkemeleri ve ticaret mahkemelerine, ziraat, maarif ve nafıa komisyonlarına mahalin ileri gelenleri ya seçimle ya tayinle geliyordu. Osmanlı tebaasının temsilcileri o usulle seçiliyordu. Hiç seçim yapılmadan tayin yapılsa ne olur ama galiba seçimin adı ve kokusu dahi çok şeyi değiştiriyor.
II. Meşrutiyet döneminin ilk seçimi, 1876 Anayasası 30 yıl boyu rafa kaldırıldıktan sonra her yerde törenlerle yapıldı. Hele İstanbul, Selanik, İzmir ve Beyrut gibi büyük şehirlerde sandık kurullarının üyelerinin muhtelif dini üyelerden oluşmasına dikkat edildi.
İşin gösterisi muhtevayı geçmişti. Sandık demokrasisini gerçekleştirecek İttihat ve Terakki dışında yeterince örgütlenmiş bir başka parti olduğu söylenemez. Nitekim kısa sürede gelen ikinci dönem seçimleri "sopalı seçim" olarak anıldı. Meşrutiyetin genç Türk partisi istibdadın tadını almıştı. Doğrusu istediklerini kendi yöntemleriyle seçtirdiler.
Köylülere semer vurduruldu
Her şey değişti, saltanat dahi lağvedildi. Ama bürokrasinin dizginleri elde tutma huyunda değişme olmadı. Doğrusu bunun değişmesi de mümkün değildi. Siyasal partilerin, sendikaların, işveren gruplarının ezcümle muhtelif siyasal-sosyal baskı gruplarının oluşmadığı bir toplumda bunun aksi beklenemezdi.
Kötü bir kural vardı ki 1946'ya kadar uygulanmamıştı; gelen mebusun meclis üyeliğinin meclis genel kurulu tarafından tasdik edilmesi gibi bir keyfiyet söz konusuydu. 1946 seçimiyle TBMM'ye giren bazı DP milletvekillerinin, mesela Zeki Sporel'in mebusluk için seçimi kazanarak aldığı mazbata geçerliydi ama meclis üyeliği için gerekli kabul CHP'lilerin reyiyle genel kurul tarafından tasdik edilmemiş oldu; haydi dışarı...
Çok partili hayatın ilk seçimine şaibe karıştı. Aslında bugünkünden farklı olarak kapalı oy-açık tasnif değil de neredeyse açık oy- kapalı tasnif sistemi devam ediyordu. DP hazırlıksız ve örgütsüz olduğu için birçok vilayette seçime girmemişti; ekseriyet sistemi içinde CHP'nin kazanacağı belli olduğu halde bazı yerlerde gayretkeş mülki amirler seçim sürecine müdahale ettiler veya sonuçlara göre seçmenleri cezalandırmaya kalktılar.
Ankara kazalarından birinde kaymakam DP'ye rey veren köylülere eşek semeri vurdurttu. Sonraki devrede bu zat CHP'den mebus oldu. Antalya'da Arslanköy halkı "Seçim sandığını vermeyiz, açıkta sayın" diye ayaklandı. Oyları vilayet çapında değerlendiren ekseriyet sistemi sorunun başıydı. CHP bu sistemi değiştirmeden 1950 seçimlerine gitti. Doğrusu DP'nin de 1950'den sonra bu sistemi hiç değiştirmeye niyetlenmediği açık. CHP'liler bu sefer nispi seçim sisteminin savunucuları oldular.
Başkanlık sistemi yararsız
Gerçekten her vilayette ekseriyet reyi alan partinin tulum listeyle meclise girmesi pek adil görünmüyordu. 1957 seçimlerinde akla hayale gelmeyecek işlemlerin olduğu açık ama gerçekten 1946'daki usul yolsuzlukları tekrarlanmış mıydı bunu söylemek zor. Zihniyet aynıydı. Recep Bilginer'in "İsyancılar" oyunu Arslanköy hadiselerini hatırlatıyordu ve Devlet Tiyatroları'nda 1964 sezonunda sahneye konmuştu. Herkes tarih ve sistem kendine göre yorumlanınca alkış tutar.
1965 seçimlerine Türkiye ekseriyet sisteminin tam aksi olan "milli bakiye" ile girdi. Bu sayede TBMM'de Türkiye İşçi Partisi ve o zamanki adıyla Alparslan Türkeş'in CKMP'si de grup kurabildi. Bu sefer muhalefet bu sistemden şikayet etti ve 1969 seçimlerine eski sistemle girildi. Türkiye İşçi Partisi'nin ve artık adı MHP olan grupların meclisteki temsilinin zayıflaması mutlaka parlamento dışı sol ve sağ grupların güçlenme ve çatışma eğilimini artırdı. Mecliste temsil demokrasinin esas niteliğidir.
Şurası bir gerçek, Türkiye'de seçimler yarım asırdır şaibesiz ve usulüne uygun olarak yapılıyor. Artık her türlü parti kurulup siyasi hayata girebiliyor; an-şart ki mali kaynaklarını bulsun ve örgütlenebilsin, yoksa oy pusulalarında bilinmeyen isimlerden biri olarak yerini alıyor. Bu şüphesiz ki ülkemizi dünyada birçok sorunlu ülkenin bulunduğu demokrat olmayan kamptan ayırıyor.
Bu sıralarda TBMM cumhurbaşkanı seçimiyle mahkemelik oldu. Politika bilmemek ve öğrenememek bu gibi sorunları yaratır. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi ise tartışılacak ayrı bir fasıl, bizim anayasal sistemimizdeki cumhurbaşkanının gerçekten böyle bir seçimle işbaşına getirilmesi gerekli midir? Başkanlık sistemi ise Türkiye'ye yararlı bir sistem gibi görünmüyor.
|
|
|

|