|
 |
|
|
Dünyayı tembellik kurtaracak / İşe gitmemekle başlayacak her şey...
tubakyol@yahoo.com
Ben bu küresel iklim değişikliği paniğine biraz şüpheli yaklaşanlardanım ama iklim ayarı yapmak için öyle parlak öneriler geliyor ki bazen, insan diyor, işte budur.
Mesela en son Daily Telegraph, küresel iklim değişikliğini durdurmanın ve dünyayı kurtarmanın yolunun işe gitmemek olduğunu yazdı. Gazetedeki habere göre çünkü, trafik sıkışıklığını hafifleterek iklim değişikliği kontrol altına alınabilir.
Trafik sıkışıklığı nasıl hafifletilir? Sabah işe gidiş, akşam eve dönüş için hep birlikte yollara dökülenlerin sayısı azaltılarak.
Mevzu çalışmamak ya da daha az çalışmak değil -öyle olsaydı tam süper olacaktı.
Mesai saatlerinin esnek olması ve evde çalışma saatlerinin artırılması öneriliyor.
İstanbul'un trafiği çözülür
Hatırlarsınız, Birleşmiş Milletler'in açıkladığı İklim Değişikliği Raporu'na göre 1990-2004 yılları arasında yüzde 72,6 ile karbondioksit gazı salınımında dünyada en hızlı artış kaydeden ülke Türkiye oldu.
İstanbul'da trafik problemi de malum.
Geçenlerde Londra'nın trafik sorunuyla uğraşan Londra Ulaşım Sistemleri Müdürü Rana Deniz Ilgaz geldi, "İstanbul'da bütün yatırımlar ulaşıma yapılsa bile trafiğin rahatlaması için 15 yıl gerekiyor" deyiverdi.
"İstanbul'un trafik sorununu çözmek için yardım istense kabul eder misiniz?" sorusuna da "Kaçarım" diye cevap vermiş.
Gerisini varın siz düşünün...
Küresel ısınmaya katkıda birinciyiz ve trafik problemimiz de anlaşılan çözümsüz.
İşe gitmeme önerisi bizzat Türkiye için yapılmış olsa, ancak bu kadar cuk olurdu.
"Hayat dışarıda daha güzel"
Bizim gazetede arkadaşlar havaların ısınmasının yanı sıra memleketteki toplumsal kalkışmanın da etkisiyle olsa gerek; "Hayat dışarıda daha güzel",
"Çalış çalış nereye kadar" diye pankartlar hazırlayıp bilgisayarlarının üzerine koymuşlar.
Kyoto'yu imzalayalım diye kampanya yapanlar, "işe gitmeyelim" diye de imza toplarlar mı acaba?
Onlar yapmasa bile, bu pek mühim konuyu Cem Uzan'ın seçim vaatleri arasına alacağından şüphem yok.
Bir taşla üç kuş.
Hem trafiği çözüyor hem küresel ısınmaya ayar çekiyor hem de milletin evinde yaymasını sağlıyor...
Tabii yayma kısmı en önemsizi.
Kendimiz için bir şey istiyor değiliz ki...
Her şey iklim için, gezegen için...
Daha şahane bir dünya için!
Cem Uzan'ın gömlekleri arasındaki farklar...
Cem Uzan'ın sağla solla ittifak yaparak ya da kendi başına, her nasılsa, fakat bir şekilde mutlaka Meclis'e gireceği hissi var herkeste.
Girer mi?
Belki.
Geçen seçimlerde kolları sıvalı beyaz gömleğiyle önüne gelenle öpüşerek, fotoğraf çektirerek yarattığı aktif, dinamik, genç imaj, ona oy olarak dönmüştü.
Bu imaja pek gerçekçi durmasa da insanları ta ciğerden yakalayan vaatlerini ekleyin şimdi.
Bir şey var ama, bir kez gözüme takıldı, ne zaman reklamını izlesem beni rahatsız ediyor. İmajında bir pürüz, daha doğrusu bir pürüzsüzlük...
Reklamlarında giydiği gömlek.
Bir gıdım buruşukluk yok. Ambalajından çıkarılmış, çekimden hemen önce giyilmiş. Kalıp gibi.
Şimdi de şu pek gerçekçi görünmeyen vaatlerine bu yapay, plastik görüntüyü ekleyin...
Anneler Günü'nde tektaş alınmaz!
Artık bu kadarı da fazla değil mi?
Anneler Günü'nde tektaş alınır diyen bir reklam var.
Zaten yer-gök çocukların asla alamayacağı hediye reklamlarıyla dolu.
Hatta bu reklamlardan biri çocuklara akıl da öğretiyor aklınca; ilk taksitini çocuk ödesinmiş, gerisini de baba.
Ama tektaş...
Yuh.
Çocuklar niye annelerine tektaş yüzük alsınlar?
Parasını da geçtim, anneler "Tektaşımı çocuğum aldı" mı diyecekler?
Yeni anne olmuş olanlara, haydi çocuk daha bebek diye, mesela kocaları Anneler Günü hediyesi olarak alsın diyeceğim...
O da olmaz.
Tektaş olmaz.
Onlar da gitsin bir zahmet tria alsınlar...
Üçtaş.
"Sen-ben-yavrumuz" manasında.
Gerçi o "dün-bugün-gelecek" miydi, neydi... Üff.
"Yavru"lu versiyon mücevherciler için daha kârlı.
Bunlar böyle çocuk sayısına göre dörttaş, beştaş, altıtaş diye gitsin hatta.
İki çocuklu bir ailede misal, kadın "sen-ben-iki de yavru" diye dörttaş taksın parmağına.
Bir dahaki nüfus sayımını da bu yüzüklere bakarak yapar artık memurlar.
manik depresif köşe
Ne zaman sevgilimsiz İstanbul dışına gitsem, İstanbul depremi aklıma düşüyor. Öyle fena oluyorum ki...
Ayvalık'a giderken yolda "Sakın Sevme Beni"yi duydum.
Daha önce de duymuştum bu şarkıyı ama hiç böyle manalar vermemiştim.
"Alışmalı / Yıkılıp yeniden kalkmaya / Kabullenip sana düşeni dünyaya bırakmaya / Yüklenip tüm acılarını kendine yaslanmaya / Kimsesizliğin hesabını İstanbul'dan sormaya..."
Son cümle bitirdi beni.
Bu şarkı yoksa depremi mi ima ediyor?
İnanırım da işaretlere, vardır öyle batıl itikatlarım.
Az kalsın yarı yoldan geri dönecektim.
Neyse gittim, döndüm, bu esnada İstanbul'da deprem olmadı.
Bugün büyük ihtimalle yine İstanbul dışında olacağım.
Yine sevgilimsiz.
Yine mi panik?
Yok.
Bu kez içim daha rahat.
Çünkü İstanbul'da değilsem de, İstanbul depreminin yıkacağı deprem kuşağındayım hâlâ. Aynı deprem kuşağında olmak da bir şey.
Bu arada amma geziyorum ben.
Araya depresyon serpiştirsem de,
şu sıralar manik haldeyim galiba.
|
|
|

|