
Çetin ALTAN
Şeytanın gör dediği
Kuşaklar arasında ortak bir dilden yoksunluk
Fındıklı'nın üstünden Cihangir'le, Gümüşsuyu'na doğru çarpık çurpuk yükselip giden beton yığınlarının çoğu yarım yamalak balkonlarıyla pencereleri...
İstanbul gibi ortasından deniz geçen bir kentin, mimari açıdan bu kadar rezalet bir çirkinliğe uğraması; üstünde yosunlaşmış otların çıktığı, muslukları koparılmış Osmanlı çeşmeleriyle de hemahenk, trafiğiyle de...
***
Bir pazar sabahının erken saatlerinde, ortalık henüz sessiz sedasız ve sakinken; Kazancı Yokuşu'nun alt bitimine rastlayan apartmanlardan birinin 4'üncü katında bir pencere...
Tül perdesi hafifçe yana çekilerek açılmış bir pencere...
Pencerede çenesini iki avucunun arasına almış, dalgın dalgın dışarıya bakan genç bir kız...
Kısa bir süre sonra, genç kızın orta yaşlı annesi geldi yanına ve gecelikli genç kız, başını annesinin göğsüne dayadı.
***
1966 Varto depreminde 3 bine yakın insan ölmüştü. Bahçelerde cenaze kazanları kaynıyor, kadınlar göğüslerini döve döve ağıtlar yakıyor; erkekler bir köşeye çömelmiş, kıpırtısız gözlerle üstü yorganla örtülmüş cenazelere bakıyorlardı.
Cenazelerden birinin yorganı ucundan çıkmış bir kadın ayağı görünüyordu.
***
Köyceğiz'in ünlü pazartesi pazarında bir akşam üstü, önündeki tezgâha bahçesinden topladığı domatesleri, salatalıkları koymuş, başörtülü yaşlı bir kadıncağız, gelip geçenlere sesleniyordu:
- Akşam pazarı, domatesler ucuzca...
***
Solmaz'la, torunumun doğalı 3 gün olmuş bebeği Leyla'yı görmek için; Sanem Altan Seten'le İbrahim Seten'in, Rumelihisarı'nın üstündeki dairelerine misafirliğe gitmiştik.
Tulumu içinde minicik Leyla, yumucuk yüzüyle bebek yatağında uyuyor; minicik kolları, miniminicik elleriyle arada sırada gerinir gibi yapıyordu.
Kalkıp kalkıp minicik Leyla'ya bir kez daha baktıktan, miniminicik elleriyle parmaklarına birkaç kez daha dokunduktan sonra, balkona çıkıyor ve önümdeki kadehe şarap dolduruyordum.
Gözlerim, karşı kıyıdaki Kanlıca koyuna doğru, dalıp gidiyor gibi de oluyordu.
***
"Onlar-biz" ayrımının, bize ait dünyasında eksik bir şeyler vardı.
İstanbul'daki çarpık yapılanmanın; 4 bin yıllık kenti, dinozorlar döneminden kalma tırtıllar gibi kaplamış çirkinin çirkini mimarisinden de tütüyordu o eksiklik; bir pazar sabahının erken saatlerinde çenesini iki avucunun arasına almış, dışarı bakan genç kızın hüznünden de; Köyceğiz'deki pazartesi pazarının akşam saatlerinde, bahçesinden topladığı domatesleri satmaya çalışan yaşlı kadıncağızın sesinden de; Varto depreminde ölmüş bir kadının yorganı ucundan çıkmış ayağından da...
"Onlar-biz" ayrımının, bize ait dünyasında eksik bir şeyler vardı.
***
Özellikle bizim, kuşaklar arası ortak bir dilimiz yoktu.
Rumelihisarı'nın üstünde, kalkıp kalkıp torunumun yeni doğmuş bebeği minicik Leyla'ya baktıktan sonra; karşı kıyıdaki Kanlıca koyuna dalarak şarap içerken...
Keşke yanıma toplanıverselerdi Varto depreminde ölenler de; trafik kazalarıyla şiddet eylemlerinde hayatlarını yitirenler de; bahçesindeki domatesleri satmaya çalışan yaşlı kadınlar da; üzüntülü kızlarla, üzüntülü delikanlılar da...
Hatta ve hatta hamaset nutukçuları da...
***
Onlarla kadehler elde, Yahya Kemal'in Kanlıca koyu için yazdığı şiirle Osman Nihat'ın bestesini söyleseydik hep bir ağızdan.
Kuşaklardan kuşaklara süzülüp gelmiş, kuşaklar arası ortak bir dilimiz olsaydı...
***
Ne yapmalı ki, öyle ortak bir dilimizin olması için; 10 kuşak önceki ninelerimizle dedelerimizin de, simgesel olarak etli şaraplı, kadınlı kahkahalı masalardan geçmiş olması gerekiyordu.
10 kuşak önceki ninelerimiz, evde yün eğirirken; dedelerimiz, kadınsız kahkahasız erkek erkeğe kahvelerinde vakit öldürüyorlardı.
Ve sürekli göç halinde yaşıyorlardı.
***
Londra burjuvazisi, 150 yıl boyunca aynı evde oturmadıkça, burjuva olunamayacağına inanır.
Bizlere ise sadece, Batı burjuvazisinin tüketim biçimini benimseyerek, burjuva gibi görünme özeni enjekte edilmişti.
O nedenle de, ne kuşaklar arası, ne yöreler arası ortak bir dilimiz vardı.
***
Yahya Kemal'in şiirini kendi kendime mırıldandım ve kalkıp, minicik Leyla'ya bir kez daha baktım, miniminicik ellerine bir kez daha dokundum.
c.altan@prizma.net.tr

