
Hasan PULUR
Olaylar ve insanlar
İnsanlar yağmur gibi yağıyor...
"YAĞMUR"un çeşidi vardır: Nisan yağmurları, sonbahar yağmurları, kırkikindiler... Yağmurdan türemiş deyimler de vardır: Yağmur bombası, yağmur borusu, yağmur duası, yağmur bulutu, yağmur kuşağı, yağmur suyu gibi...
Bir de talihsizliği, şanssızlığı anlatan bir beyit:
"Bi baht olanın bağına katresi düşmez
Barân yerine dürrü güher yağsa semadan"
Yani:
"Gökten, yağmur yerine inci yağsa, talihsiz adamın bağına bir damla düşmez."
* * *
"İNSAN Yağmuru"na ilk defa rastladık.
"Seyyah gazeteci" Nazım Alpman'ın kitabının adı bu, gezdiği yerleri anlatan yazılarının derlemesi, Türkiye'de ve Türkiye dışında... (x)
Hepsinde "insan" var, yağmur gibi yağan...
* * *
MESELA, "Modern Çalıkuşları", bunlar Doğu'nun köy öğretmeni kızlar, çocukluktan, genç kızlığa yeni geçmiş, Doğu'nun Çalıkuşları...
Mizahın karası insanı deler geçer, bir öğretmen, o koşullar altında mizah duygusunu hiç yitirmez, Nazım Alpman'a "Şehir çocukları gibi, bizim çocuklar da ikinci dil öğreniyorlar" der. Şehir çocuklarının öğrendiği ya da öğrenmeye çalıştığı dil hangi dildir? Çoğunlukla İngilizce! Ya Doğu Anadolu çocuklarının okula başlayınca öğrenmeye çalıştıkları dil, hangi dildir? Türkçe!
* * *
SABAH ilk ders, öğretmen, çocuklara yataktan kalkınca ne yaptıklarını, ne yapmaları gerektiğini soruyor... Kimi çişe gittiğini, kimi yüzünü yıkadığını, kimi hemen giyindiğini söyler...
Öğretmen sorar:
"Peki, sonra ne yaparız? Maria sen söyle."
"Ben dişlerimi fırçalarım, öğretmenim!"
Nazım Alpman, öğretmenin kulağına fısıldar:
"Köyde Süryani, Hıristiyan aile var mı?
"Yooo, hepsi Müslüman!"
Sonra gülerek "Maria"nın aslını açıklar:
"Kızın adı Fatma, annesi televizyonda seyrettiği Brezilya dizilerinden esinlenerek Maria demeye başlamış, çocuk da bu ismi o kadar benimsemiş ki, Fatma desem bakmıyor, kendisini Maria sanıyor."
* * *
ENEZ, Türk-Yunan sınırının sıfır noktası, içkisiyle, içicileriyle ünlü, bir de şakacılarıyla...
Bunlardan iki arkadaş, eski kilisenin arkasında çilingir sofrasını kuruyorlar, masaları da eski bir tabut, kafalar "iyi olunca" bir şaka yapalım diyorlar; biri tabuta giriyor, işsiz güçsüz takımından bir kaç kişi tutup tabutu kasabada dolaştırıyorlar, herkes vah vah, diye acıyıp dua ediyor, biraz sonra tabut yere indiriliyor, içinden "şakacı" çıkıyor...
Birkaç gün sonra da mahkeme başlıyor, bu şaka değil...
"Davacı: Müftülük, dava konusu: dini örf ve âdetleri hiçe sayarak..."
* * *
YA kazada ölen Zonguldaklı madencilerin eşleri... Genç kadınların alacakları "tazminat" hiç dışarıya kaptırılır mı? Yeni kocaları kayınbiraderleridir ya da kayınpederleri... Yani ölen madencinin kardeşi ya da babası...
Tazminata ek, genç kadın da promosyon!!!
* * *
ATİNA'daki, Türkiye'den giden İstanbullu Rumların mahallesi Palio Faliro...
Ve acı gerçek:
"Orada Rumduk (hatta gâvur -H.P.) burada Türk tohumu olduk..."
Antakya'nın yükseköğrenimli, üniversite bitirmiş "Hanım Ağaları" ve "Beykozluların Polonya seferi..."
İnsanlar yağmur gibi yağıyor...
————
(x) Ozan Yayıncılık
h.pulur@milliyet.com.tr

