
Güneri CIVAOĞLU
Bugün
Tenor-soprano-siyaset
Siyasi parti liderlerinden hangisini dinlemek için cebinizden 100-500 YTL ve de 3 saatinizi verirsiniz?
Konuşma bittiğinde kaçınız ayakta alkışlayarak, tekrar tekrar onu kürsüye çağırıp birkaç mesaj daha vermesi için üstelersiniz?
Cuma gecesi, dünyanın en büyük 3 tenorundan biri olan Jose Carreras'ı dinlerken/izlerken bunları düşündüm.
Müthiş bir ses ve harikulade bir yorum... 8 bin el alkışlıyor. Herkes ayakta...
O ise sanatında büyüklük gerçeği ile yaşamın sadece kısa bir yolculuk olduğu farkındalığını -bilgece- yoğurmuş.
Bu satırlarımla "siyaset ve müzik" paralelini neden mi çizdim?
Tüm hırsların -ve elbette siyaset ihtirasının da- "boş"luğunu hatırlatmak için... Ve 22 Temmuz hedefine hırs zembereklerini boşaltanlara belki düşünme "ara"sı verdirtebilir umuduyla...
Carreras'ın yaşamı, alkışlar ve ışıklarla yıldızlara yürürcesine aktı.
Ama... Bir an geldi ve her yer karardı. Lösemi (kan kanseri) olduğunu öğrendi.
Çok zorlu bir tünele girdi. Ucunu göremiyordu.
Ama yaşamdan hiç kopmadı. Direndi. Sonunda kazandı, fakat artık başka bir Carreras'tı o...
Kendini, kanser adlı bu çağın vebasıyla mücadeleye adamıştı.
"Jose Carreras Lösemi Vakfı"nı kurdu. Kazanımlarını bağışladı. Dünyanın en büyük kanser doktorları ile bu vakıf adına bir ekip oluşturdu.
Ve hayatının en büyük mutluluğu, bu ekibin kazandığı Nobel Tıp Ödülü ile geldi.
Sahnedeki Jose Carreras'ın arkasında, işte böyle bir derinlik, farkındalık ve insanlığa adanmışlık var.
"Sonunda toprak olacağının, üstüne yağmur da yağacağının, daha yaşarken çamur olmamak gerektiğinin" bilincinde.
Pavarotti, Domingo ve Carreras üçlüsü ilk kez 1994 Dünya Futbol finalinde konser vermişlerdi.
TV ekranlarında milyonlara ulaşan bu konser sonrası, opera artık "pop" olma sürecine girmişti.
Carreras, daha önce Barcelona olimpiyatlarında açılış ve kapanış senfonilerine de imza atmıştı.
Müziğin imparatoru diye bilinen Herbert von Karajan ile 12 yıl çalıştı.
Cuma gecesi de İstanbul'u büyüledi.
Ve onunla birlikte söyleyen Sabina Puertolas da harikulade bir soprano...
Onlar söylerken sanki kanatlanmıştık. Mitolojideki Tanrılar dağına yükselir gibiydik.
Elif Dağdeviren ve Cüneyt Ortan'a bu "büyük gece" için teşekkür.
Maslak'ta 2 ay içinde bir amfiteatr oluşturdular.
Bu yaz art arda dünyanın en iyi seslerini ve gruplarını getiriyorlar.
Önümüzdeki hafta Pepino Di Capri, Tango Seduccion ve daha ne isimler!..
İstanbul Festivali'nin yanı sıra, onlar da bu güzelim kentin sanat metropolüne dönüşmesi için önemli katkıda bulunuyorlar.
"Watergate Skandalı" diye anılan ve Başkan Nixon'ın istifasına neden olan yayınları sırasında o gazetenin genel yayın yönetmeni Ben Bradlee'ydi.
Emekliye ayrıldıktan sonra, gazetecilik yaşamını, "Güzel Bir Yaşam" (A Good Life) adlı kitabında anlattı.
Gerçekten çoğu gazetecinin imreneceği gazetecilik yıllarıydı gerisinde bıraktığı...
Türkiye'de ise Hürriyet amiral gemisidir.
Hürriyet'i bu büyüklüğe taşıyan imzalardan birincisi Haldun Simavi ise ikincisi de Necati Zincirkıran'dır.
Daha 30'undayken amiral gemisinin kaptan köşküne çıkmıştır.
Hürriyet'e bugünkü dinamik ve etkin gazetecilik ilkelerini yerleştiren, Sedat Simavi ve Haldun Simavi ekolünü en iyi uygulayan yöneticidir.
Daha sonra yayımlanan ve tirajı 1,5 milyona kadar uzanan Günaydın gazetesinin de genel yayın yönetmeniydi. (Rahmi Turan'ın hakkının da altını çizmek gerek...)
Necati Zincirkıran'ın gazetecilik yaşamını yansıtan "OLAYLAR, ANILAR ve GERÇEKLER" adlı kitabını iki gecede bitirdim. Su gibi aktı.
Basın tarihinin önemli bir bölümüne ışık tutuyor.
Bu kitap, "büyük gazete nasıl yaratılır" konulu bir tez çalışması olarak iletişim fakültelerinde okuma ödevi olmalı.
gunericivaoglu@milliyet.com.tr

