
Hasan CEMAL
Şiddet ve barış!
Bundan kırk yıl önce, 5 Haziran 1967'de Araplar İsrail karşısında büyük bir askeri yenilgiye uğramışlardı.
Ortadoğu tarihine 6 Gün Savaşı diye geçen bu savaşta, Mısır'dan Sina yarımadası ve Gazze Şeridi, Ürdün'den Batı Şeria ve Doğu Kudüs, Suriye'den Golan Tepeleri İsrail işgali altına girmişti.
İsrail'in askeri başarısı gerçekten çarpıcıydı.
Ama güvenlik getirmedi bu zafer.
Onca yıldır barış da getirmedi.
Şimdi bu nedenle sorgulanıyor:
"6 Gün Savaşı, İsrail için bir Pirüs zaferi mi oldu?" diye... Çünkü kan ve gözyaşı kırk yıldır dinmedi. Ve barış hâlâ uzak bir özlem...
Yalnız İsrail, yalnız işgal altındaki Filistin toprakları değil, bütün Ortadoğu kırk yıl önceki 6 Gün Savaşı'nın yol açtığı derin sarsıntıları yaşamaya devam ediyor.
Filistin sorunu bugün Ortadoğu'daki bütün sorunların anası durumuna geldi. Bu soruna kalıcı bir çözüm getirilemediği sürece Arap ve İslam dünyasında barış ve istikrar yolunun açılması ham bir hayal...
İslam dünyasında yükselen radikalizm bu sorundan besleniyor. Taliban, El Kaide kendi varlıklarını ve şiddet politikalarını Filistin sorunu ve İsrail saldırganlığı ile gerekçeliyorlar.
Irak'ta Amerikan işgaline karşı direniş ve terör eylemlerinde de, İran'ın bölgede gittikçe yayılan nüfuzunda da İsrail'in kırk yıllık katı ve saldırgan politikalarının -ve tabii bu açıdan Amerika'nın açık İsrail desteğinin- payı büyük.
Arap dünyasında otoriter rejimler, diktalar kırk yıldır Arap insanının başında boza pişirmeye devam edebiliyorlarsa, radikal İslam bu dünyada yükseliyorsa, bütün bunlarda da İsrail'in kırk yıllık Filistin işgali aslan payına sahip...
Ne yapmalı?
Her iki tarafın da, Filistinlilerin de, Yahudilerin de geçmişten gelen meşru acıları var, evet öyle.
Bugüne kadar her iki taraf da yalnız kendi acılarıyla haşır neşir oldu. Karşı tarafın acılarını anlamaya yanaşmadı.
Bu da bir gerçek.
Filistinli bir milletvekiliyle birkaç yıl önce Ramallah'da sohbet ederken şöyle demişti:
"Biz İsrail işgali altında çok acı çektik, çekiyoruz. İşgale karşı direnirken, biz de onlara acı çektirdik. Bu da doğru. Bu arada Yahudilerin yaşadıkları tarihi trajediler de bizim acılarımıza karşı onları kör etmemeli..."
Ne yazık ki körlük sürüyor.
Kırk sonra barış ve güvenlik hâlâ kapıyı çalabilmiş değil. Son olarak 2004 yılında görüştüğüm İsrail siyasetinin bilge adamı ya da filozof politikacısı Şimon Peres barış umudunu şöyle özetlemişti:
"Kimse hayal kurmasın. Bir sabah kalkınca ne biz Danimarka'lı olacağız, ne de Filistinliler Norveç'li. Oturup müzakere edeceğiz. Realite bu. Her geçen gün daha çok Filistin'li ve İsrail'li bu realiteyi görmeye başlıyor. Unutmayın, realiteden kopuk umut ve hayaller şiir demektir. Oysa bizim biraz düz yazıya ihtiyacımız var. Bu saatten sonra çekip başka diyarlara da gidemeyiz. Oturup biz bize, Filistin'liler ve İsrail'liler baş başa verip barış yapmak zorundayız."
Bu sözleri üzerine, ben de Şimon Peres'e Filistin'li büyük şair Mahmut Derviş'in bir dizesini anımsatmıştım:
Küçük umutlar, büyük hayaller!
Filistin'li bir aydından duymuştum:
"Artık büyük hayallerle oyalanmayı bırakmak zorundayız. Ne bizim, ne de Yahudilerin, çekip bu topraklardan gidecek halimiz yok. Küçük umutları gerçekleştirmenin kapılarını bulup açarak, birlikte yaşamanın yolunu bulmalıyız."
Bu kapılar hâlâ açılamadı.
Ne yazık ki öyle.
Henüz birlikte yaşamanın yollarında yürümeyi öğrenebilmiş değil Filistin'liler ile İsrail'liler...
Bunun için İsrail'in, Filistin'lileri bir devlete kavuşturacak 'iki devletli çözüm'e evet demesi, Kudüs'ü paylaşmayı içine sindirmesi, Filistin'lilerin de İsrail'in bir devlet olarak güvenliğini güvence altına almaları lazım.
Başka türlü barış çok zor.
h.cemal@milliyet.com.tr

