
Çetin ALTAN
Şeytanın gör dediği
Tepelerden Gökova, Muğlalı dostlar ve Radyocu Kemal
100 yıl öncesindeki İttihatçılar döneminin, her türlü hesap kitap ve şeffaflıktan yoksun, Şark kurnazlıklarına bulanmış ve her yenilgiyi zafer gibi gösterme sarmalına dolanmış kanlı ve karanlık çalkantılarının tohumları; yeniden dallanıp budaklanıyormuş gibi görünse de, canım yaz günlerini ıskalamamak gerek.
***
Geçtiğimiz cumartesi, Köyceğiz'in sakin sessiz ve cadı tırnaklarından uzak dünyasında; bizim 60 yılı aşkın bir süreden beri tıkırdayıp duran pancar motorundaki hafta sonu yazısını bitirip, yazı makinesinin tuşlarını yine 2 günlük bir istirahata çekince; sıra hançerlenme dışı kalmış bir hayata layık olabilmeye geldi.
***
Mesleğinin evrensel kalitesine özenli, sevgili avukat dostum Taner Aktop ile her türlü safsatayı kahkahalarla fiskeleme zevkine sahip eşi Mireille; tüm Köyceğiz çevresindeki kuytuda kalmış güzelliklerin uzmanı gibidirler.
Bendenizin hafta sonu yazısı noktalandığında, onlar da Fethiye'den kalkıp bizim Köyceğiz'deki küçük bahçeye gelmişlerdi.
Hazırladıkları programa göre, önce Muğla'ya doğru tepelerdeki sessiz bir lokantaya uğrayacaktık.
***
O sıralarda Irak'ta, kim bilir kimler kimleri öldürüyor; yüzleri sargılarla kapatılmış elleri silahlı gençler, ateş ede ede kim bilir nerelerden nerelere koşturuyorlardı.
***
Masmavi, ıssız ve teknesiz Gökova Körfezi'ne, aşağılara doğru akıp giden çam ormanlarının üst bölümünden kuş bakışı bakan bir bahçe lokantası...
Büyük bir kuruluşa ait olan lokantanın, İstanbullu kibar işletmecisi; profesyonelliğe kaymamış bir sesle, ızgara köfte ve soğanlı piyaz önerdi; tabii bir şişe kırmızı şarapla...
İnsan düşünmeden edemiyor; hayatı hak etmek ve canım yaz günlerini hayatı hak eden dostlarla paylaşmak dururken; birbirini öldürüp ölmek ve silahçılara sürekli para kazandırmak niye?
Zavallı Iraklı gençler, nereden bilsinler hayatı hak etmeyi, nereden bilsinler hangi kulislerde kimlerin oyuncağı olduklarını ve ne anlama sönüp gittiklerini.
***
Gökova Körfezi'ne tepeden ve çam ormanlarının serinliği içinden bakarak; fıkralar, şiirler, kahkahalarla kadeh tokuşturmak...
Ve koltuk kavgalarıyla gerim gerim gerilmişlere; eskimiş tozlu süpürgelere bakar gibi bakmak...
***
Karşılıklı bin bir ayak oyunuyla bu kadar dalaşmaya ve canım yaz günlerini ziyan edip gitmeye değer mi hayat?
Keşke o tosuncuklar da, gelselerdi buraya da; birer fıkra anlatıp, birer şiir okusalardı...
***
Tepeden Gökova Körfezi'ne karşı, çamlıklar arasındaki lokanta faslında sonra, Taner Aktop; Muğla'da kendine özgü üretimiyle ünlü kolonyacı bir dostu mutlaka görüp tanımak gerektiğini ballandırdı.
***
Yıllardır Muğla'ya uğramamıştık. Şehre girişte yan yana sergilenmiş son model traktör, motosiklet, bisiklet, araba galerileri karşıladı bizi...
Ve nihayet 2 metrekarelik ufacık dükkânında, kendine özgü imbikleri, raf raf şişeleri, çeşit çeşit kokuları, kolonyaları olan sıcak mı sıcak yürekli, mutlu gülüşlü Kolonyacı Ahmet...
Bin yıllık bir dost gibi sarmaş dolaş olduk Kolonyacı Ahmet'le...
Derken başka dostlar da sökün etmeye başladı.
***
Eski zamanlardan kalma bir iş hanının sundurması altında; gençliğinde politik bir curcunayı, sınıfsal bir gerçekçilik içinde değerlendirmeye kalktığı için, yıllarını cezaevlerinde zehirli kurtların yediği Adem...
Tarihsel Saat Kulesi'nin altındaki saatçi dükkânından koşup gelen Saatçi Mehmet ve kahveler, çaylar...
Ah ah doğal mı doğaldır, mesleğiyle bütünleşmiş, afrasız tafrasız sevecen dost insanlar...
Bir de, gerçek insanların; yaşadıkları çağa el uzatmış hayatlarını, berbat edip duran birtakım akrepler olmasa...
***
Muğla Çarşısı, şöyle uzaktan çocukluğumdaki Edirne'nin, Kapalıçarşı'sını hatırlatıyor gibiydi.
Çeşit çeşit semaverler, cezveler, maltızlar, ibrikler; arıların, içine asılmış et parçasını emmek için, küçük huniler biçimindeki deliklerinden içine girince, bir daha dışarı çıkamadıkları asma fener benzeri arı tuzakları...
Eski zaman berberleri, küçük demirci, çinkocu atölyeleri...
Esprili, güleç yüzlü satıcı dostlar...
Her sabah dökülmeye başlayan medya haberleri yanında, bir mutluluk limonatası gibi Muğla Çarşısı...
***
Çarşıdan sonra, Muğla'nın kültür merkezi ortamına çevrilmiş eski bir konağına uğradık.
Şömineli bir salon... Dedemin, şimdi Ahmet Altan'da duran sallangaçlı, kurgulu, büyük duvar saatinin ikizi...
Vaktiyle üstüne bir gaz lambasının konduğu, tahtadan küçük raflı bir duvar askısı...
Ve servis yapan, sosyoloji fakültesi mezunu cici genç bir kız...
***
Taner, yine bastı gaza ve düştük yollara... Ula, Çiçekli ve ormanlar içinden geçen arka bir yoldan Köyceğiz'e dönerken; yine tepelerde çamlar ortamında Radyocu Kemal'in "Kıraç" adlı bir bahçe lokantası ve koskocaman bir kayanın düzeltilip düzleştirilmiş üstüne konmuş 2 masa...
Eskiden radyo tamircisi olan Kemal, hiç yozlaşmaya uğramamış bir insanın gerçek modeli; yemek pişiren sevimli eşi ve kızıyla, nutukçuların çok dışındaki bir dünyada, kaybolmuş bir dostluk gülistanı gibi...
***
Şükür ki, katranlı cehennemler ötesi, bambaşka dünyalar da var şu canım Türkiye'de...
c.altan@prizma.net.tr

