Ah be Hıncal Abi ah...
Hıncal abi kaç defadır yazıyor.
Basketbol medyasındaki en sevdiği iki ismin Ahmet (Kurt) ve ben (Gökberk) olduğunu...
'Bilgin giderek basketboldan kaçıyor ama, bu ikisinin köşeleri olmasa, keyifli basketbol okuma zevkini tümden yitireceğiz' demiş yine...
Sağolsun...
* * *
Ah be Hıncal abi ah...
En iyi sen bilirsin de, niye basketboldan kaçtığımı...
Yine de yazarsın...
Bilmiyormuş gibi...
***
O çok keyif aldığın yazıları yazarken telifliydim.
Yazı başına para yani...
Anlarsın...
Hiç almadım...
Alsam, evimin aylık su parasını bile karşılamıyordu bir yazının parası.
Ayda iki defa yazıyordum.
İkincisi de elektriğe gitse...
Gerisi havagazı...
Yani lafın gelişi...
Yoksa havagazını bile ödeyemezdim, üçüncüyü yazmadığımda...
Ama...
Şu faydası oldu bedavaya yazmanın...
Krizlerde kovulmadım...
Bir keresinde yine kriz vardı...
Yemeğe iniyordum, boynuma bir karton astı bizimkiler...
Üstünde 'Para verilmez, ama kovulmaz' yazıyordu.
Ne olur, ne olmaz...
Ve...
Bu şekilde, bu günlere geldim.
* * *
Milliyet'teki bu köşeye başlarken bir duayen abimiz "Ne yazarsan yaz, aman basketbol yazma" demişti.
-Niye?
-Bugüne kadar yazdın da ne oldun.
Anladın mı Hıncal abi.
***
Mesela sen de şahane atletizm yazarsın.
Eskiden sık yazardın.
Daha sık yazsana Hıncal abi.
Sadece atletizm yazsana.
Patronlarının işine gelir mi?
Ve...
Hıncal Uluç'u atletizmle sınırlandırmak senin işine gelir mi?
Hoşuna gider mi?
Ayrıca...
Basketbol yazarı değilim.
Anamdan basketbol yazarı olarak doğmadım, basketbol yazarı olmak için de doğmadım.
O dünlerde basketbol yazanıydım.
Bence basketbol.
Şimdi de futbol yazanıyım.
Bence futbol.
Yarın belki başka bir şey yazarım...
Bence...
Ruhuma hangisi iyi gelirse...
* * *
İnönü'de bir Beşiktaş maçının devre arasında sıkışıp tuvalete gitmiştim...
Sıra vardı.
Sevgili Can abi (Bartu) arkamda.
"Pis basketçi, git, Abdi İpekçi'ye yap işini" diye takılmıştı...
Amma gülmüştük.
Tuvaletlerine bile sokmuyorlardı.
Ve...
Bir grup futbol yorumcusu sık sık "Basketboldan çok iyi anlar" diyorlar benim için nedense...
Nedenini ben biliyorum.
O dünlerde basketbol yazarken, yine aynı insanlar "Basketboldan anlamaz" diyorlardı.
"Basketboldan çok iyi anlar" diyenler...
Yarın başka bir şey yazarsam, yine onlar "Şahane futbol yazıyordu, yazmıyor "artık diyecekler.
Ve bu dünya böyle...
Ve...
Tabii bence...
Bir tatlı huzur almaya gitti Middlesbrough'a
Mahmut Uslu, "Onun (Tuncay) beynini yıkamışlar, kafayı yurt dışına takmış" demiş...
Bu lafa da Reha (Muhtar) kafayı takmış...
"Sosyolojik ve psikolojik bir gidiş" diyor Reha, ona göre Türkiye'deki futbolcular çok uyanık (onun deyimi) ve kolay kolay beyinler yıkanmaz...
Reha yanılıyor.
Bence de beyni yıkanmış Tuncay'ın...
Ama yıkayan Uslu'nun kast ettiği Emre ve Milli Takım'ın Avrupalıları değil...
* * *
Tuncay'ın beynini rakip taraftarların ettikleri analı-babalı küfürler yıkadı.
Her hafta ortamı geren amigo yorumcular yıkadılar.
Mesela Ali Sami Yen'in sulanması yıkadı.
Mesela Ricardinho'nun dövülmesi yıkadı.
"Ben ne dersem o" zihniyeti ile kendi kulübünün yöneticileri de yıkadılar beynini...
Türkiye'deki huzursuz ve gergin futbol ortamı Tuncay'ın beynini yıkadı.
Kaçtı Tuncay...
Anlamadınız mı hâlâ?
* * *
Her fırsatta doğduğu yere gidiyor Tuncay...
Özlüyor oraları..
Özlüyor oradakileri..
Vefalı...
İki milyon küsür pound alacakmış...
İki milyon küsür euro da Fenerbahçe veriyordu..
Aradaki fark değil onu oralara götüren sebep.
Fenerbahçe'deki krallığını bırakıp gider mi?
Kasvetli, sisli, yağmurlu o İngiliz şehrine girdiği anda hem Fenerbahçe gözünde daha tütecek, hem İstanbul, hem Sakarya...
Benim bildiğimi bilmiyor mu?
Her şeyi göze almış demek ki...
Ne için...
Bir damla huzur için...
Sadece bunun için...
Ve...
Bence tabii...
* * *
Mesela Ümit Özat da böyle gitti.
Lig TV'de sadece bir cümle söyledi:
"Gitme zamanım geldi".
Sonra bir cümle daha söyledi.
"Anlayan, anlamıştır" dedi...
Ve her şeyi o bir cümleyle anlattı.
* * *
Herkes anladı da, Ümit Özat'ın ne demek istediğini kendi yönetimi anlamadı.
Mahmut Uslu hâlâ anlamamış...
Anlasalar Tuncay'a başka şeyler vaad ederlerdi.
Uslu'nun söylediklerini, başkanı da söyledi..
Sokaktaki taraftar da söylüyor.
Fenerbahçe'de işler böyle gidiyor.
Önce başkan konuşuyor, yöneticisi de başkanın dediğini diyor, sokaktaki Fenerbahçeli de onların dediğini...
Tek ses, tek nefes olmalarının sebebi bu...
Fenerbahçe Başkanı'nın en büyük başarısı bu, bu yüzden başarılı...
Ama Tuncay da bu yüzden gitti.
Her şeyin, bir kişinin iki dudağı arasında olması kaçırdı Tuncay'ı...
* * *
İşin bir de şu tarafı var...
Türkiye'nin bu yılki en spektaküler ve ligi domine eden oyuncusu bedavayken bile Avrupa'nın ilk 20 büyük kulübün ilgisini çekmedi.
Düşündürücü...
Tuncay'ın, Fenerbahçe'nin iki küsür milyon euro verdiği halde, o dünyanın en güzel şehirlerinden İstanbul'u, doğduğu yer Sakarya'yı bırakıp kasvetli, sisli, yağmurlu o İngiliz şehrine gitmesi kadar düşündürücü...
Düşünmek isterseniz tabii...
Ve...
Hikayenin özü bu...
Gerisi de hikaye...
Ve....
Tabii bence...
Futbol ve hayat
Karımdan boşandığımda önce boşlukta kaldım.
"Sana (bana) benden başka kimse tahammül edemez" derdi karım.
Hem de her gün?
Sonra o melez kız çıktı karşıma...
Her şey vardı onda...
Her şeyi veriyordu bana...
Fenerbahçe'nin, Tuncay'a verdiği gibi...
Bir tek şey hariç...
Huzur...
Cazip kadınlarla olan her ilişkide olduğu gibi, her şey olurdu da o beraberlikde, huzur olmazdı.
Roma'dan İstanbul'a her dönüşümde bütün bağımı keserdim onla...
Her Roma'ya dönüşümde de yeniden başlardım.
Bütün Roma, kızın peşindeydi.
Ne olur, ne olmaz...
Bir ara çok bunaldım.
Roma sokaklarında güzel ve hoş olmayan, albenisiz bütün kadınlara bakıyordum.
Huzur arıyordum.
Bulamadım...
Sonra da bir şey değişmedi.
Hep o tarz kadınlar hoşuma gitti.
Her şeyim oldu o ilişkilerde...
Huzurum olmadı.
Ve...
Futbol hayatın içindedir.
Hayat da futbolun...
Olur böyle şeyler...
Futbolda da, hayatta da...
bilgingokberk@mail.com

