
Çetin ALTAN
Şeytanın gör dediği
Arabanın bagajından alınıp sokağa fırlatılan köpek yavrusu
Canım yaz günleri, ayyuka çıkan zırtabozluk borazanlarının kakofonisiyle yüzünü buruştura dursun; neyse ki, kendi sakin dünyalarında geçinmeye çalışanlar da, nikâh davetiyelerini dağıtarak yeni bir aile kurmaya çalışanlar da, şarkılarla türkülerle eğlenmeye çalışanlar da; pek ilgilenmiyorlar Türkiye'nin içine sürüklendiği tehlikeli çalkantılarla.
Canım yaz günleri de onlardan hoşnut, onlar da canım yaz günlerinden.
* * *
Tersini söyleme olanağının bulunmadığı, "şan, şeref, gurur, onur, vatan, millet" türü kutsallaştırılmış mahut ezberlerle, birbirlerinin gözlerini çıkarma sar'asına tutulmuş borazancıbaşılar; nedense "şan, şeref, gurur, onur" kükremesini sadece "kahramanlıkla militarizm" üstüne oturtuyor ve ne "adam başına düşen ulusal gelir" açısından, AB üyesi ülkelerle bir kıyaslama yapmaya yanaşıyorlar; ne de Türkiye'deki "yaşam kalitesi" düşüklüğüyle, bin bir çeşit yolsuzluk yüzünden "kirli gömlekli ülke" damgası yemişliğin nedenlerine değiniyorlar.
Lüksemburg'da "adam başına düşen ulusal gelir" 78 bin dolara çıkmışken, bizde 5 bin dolara bile erişememiş olması; şanımıza, şerefimize, gururumuza, onurumuza dokunmuyor mu?
Borazancıbaşılardan çıt yok.
* * *
Bireylerin "yaşam kalitesi" açısından, Yunanistan'ın da 65 basamak altına düşmüş olmak; hiç mi dokunmuyor şanımıza, şerefimize, gururumuza, onurumuza?
Yine çıt yok, ne borazancıbaşılarımızdan; ne 2 metreyi aşkın oy pusulalarına ancak sığın adaylarımızdan; ne de dünyaya meydan okuma zevkini kimseye kaptırmak istemeyen emekli militerlerimizden.
* * *
Ne yapalım böyle bu...
Kim bilir daha ne kadar zaman sürüp gidecek, -sanki gizli bir iç sömürgeymiş gibi- küreselleşme sürecinin dışında tutulmak istenen Türkiye'mizdeki, hamasetçilik borazancılığı.
Ve nelere mal olacak, Tanrı bilir.
* * *
Paris'teki Sorbonne Üniversitesi'nin, sosyal bilimler kesimindeki ünlü profesörlerinden Esther Benbasse ise, önceki gün LibÈration gazetesinde yayımlanan çarpıcı makalesinde; Fransa üniversitelerinin uğradığı ve bu gidişle daha da uğrayacağından korktuğu çöküntüyle, ABD üniversitelerinin üst düzey kalitesini karşılaştırıyor ve bunun nedenlerini açıklıyordu.
* * *
Türkiye'nin "şan, şeref, gurur, onur" ezberciliğiyle, mitinglerde alkış patlatmaya alışmış borazancıbaşıları, neden hiç yanaşmıyorlar ki, böyle gerçekçi bir şeffaflığa?
Tümümüzü de, koyun kafalı bir ahmaklar sürüsü olarak gördükleri için mi?
* * *
Canım yaz günlerinde, salt hamasetçiliğe dayalı ucuz politikalar ve daha başında ters girilmiş bozuk raylarla, enseyi karartmaya gerek yok.
Kızılyaka'da Osman Aydın'la eşi Şadiye Aydın'ın, güveçte kuru fasulyeleriyle, fırından sıcak sıcak çıkan beyaz peynirli, kuşbaşılı, kaşarlı ve tatlı olarak tahinli pideleri de harika; Yuvarlakçay'ın tandırlarıyla, güveçte alabalıkları da...
Yıllarca önce, Avrupa jet sosyetesinin en sükse kadınlarından biriyken, bir gün kendi kullandığı yatla, İztuzu'na gelerek önce orada bir kulübeye, sonra da Dalyan'a yerleşmiş olan ve dünyada bitmez tükenmez bir çevre koruma savaşı vermekle ünlü, 85 yaşındaki kadın kaptan June; ormanlar içindeki şelaleler üstüne kurulmuş "köşk"lerden birinin üstündeki masada, kulağıma eğilmiş Mouloudji'in şarkılarını söylüyordu.
Görkemli çınar ağaçları arasından ve üstündeki masada oturduğumuz tahta "köşk"ün altından şakır şakır beyaz köpüklü sular akıyordu.
* * *
Hayatı hak ederek yaşamayı yeğlemişlerin ödülü; hayattan yararlanmaya çalışarak yaşamışların bekledikleri ödüllerden çok başka...
Filistin'de Hamasçı gençlerle, El Fetihçi gençler birbirlerini öldürürlerken; haberleri mi var "hayatı hak etme"nin ne demek olduğuyla, "hayattan yararlanma" çabalarının ne demek olduğundan?
* * *
Geceleri son ajans haberlerini de dinledikten sonra yatınca; uykuyla uyanıklık arasında sürüp gidiyor dinlediğim akıl almaz zırtabozluklar.
Son 80 yılda, eğitim düzenimiz yetiştire yetiştire bu kadroları yetiştirmiş; megaloman, kurnaz ve oportünist...
Kimi, daha önce devlet için, şimdi de millet için çalıştığını söylüyor; kimi de, vatanı ancak kendisinin kurtarabileceğini...
* * *
3-4 gün önce de Köyceğiz Gölü'ne kadar yürüyüp dönerken, Hamitköy yönünden gelen bir araba, yürüdüğüm yöne doğru saptı ve durdu.
Önce tanıdık birinin, azıcık konuşmak için durduğunu sandım.
İri mi iri, Somali esmeri bir adam indi arabadan ve arabanın bagajını açarak ensesinden tuttuğu küçücük bir köpek yavrusunu yanıma fırlatıp, hızla arabasına dönerken, kendisine:
- Niye, dedim, atıyorsun bu zavallıyı?
- Zaten bir tane var bende; bunu da getirip kapıya bırakmışlar, dedi.
Ve basıp gaza çekti gitti.
* * *
Tarçın renkli küçücük köpek yavrusu, melûl mahzun yüzüme bakıyordu. Köyceğiz'de uzun süre oturacak olsak hemen alacaktım bahçeye. Ama daha önce sahiplenmeye kalktığımız simsiyah Orfe'yi; tasması da, kulağında aşısının işareti de olduğu halde, bir minibüsten ve oldukça uzak bir mesafeden ateş ederek öldürmüşlerdi.
Orfe'nin patilerini omzuma koyarak, yüzüme bakmasını haftalarca unutamadım.
Küçücük köpek yavrusunu da alsak, biz gittikten sonra kim bakacaktı ki ona?
* * *
Bir süre şaşkın bakakaldım yavruya. O da benden ayrılmış kıyı yolunun öteki tarafına geçmeye çalışıyordu.
* * *
Şimdi geceleri uykuyla uyanıklık arasında; borazancıbaşıların atıp tutmaları yanında, küçücük yavru köpeğin yüzüme bakışını da görüyor gibiyim.
* * *
- Hayat bu, ne yapacaksın da diyemiyorum.
Çünkü biliyorum ki, hayat asla bu değil.
c.altan@prizma.net.tr

