|
 |
|
|
Ağlayan söğütler (3)
Gökkuşa¤ı / Reşat Kutucular
Ağlayan söğütlere tepeden bakıyoruz bu kez. Yaklaşık ikibin metreden. Saat sabah 6 civarı. Hava sakin ama hafif puslu. Kısa balon turundayız. Uzun tur da var ama bu yeterli.
Yukarıdan daha da etkiliyeci görünüyor Anadolu’nun göbeği. Doğanın sanatı büyük bir tablo olarak altınızda serili. Büyük bir ayrıcalık. Her karede ayrı bir güzellik. Sabah mahmurluğu falan kalmıyor. Hiç bir şey kaçırmak istemiyorsunuz. Gördükleriniz o kadar görülmeye değer ki.
Havadan hafifiz bu sabah ve hava akımlarının bizi götürdüğü yere gidiyoruz. İşin teknik bir mükemmeliği de var ayrıca. Kapadokya, iklim koşullarından, gece gündüz ısı farkının çok olmasından dolayı, balon uçuşu için dünyanın en iyi bölgesi olarak gösteriliyor.
* * *
Alçalıyoruz iyice. İki bacanın arasından geçerken bir dilek tutun diyor pilotumuz Mustafa. Telsizle havadaki diğer balonların pilotlarıyla da konuşuyor arada, şakalaşıyor. Tekrar yükseliyoruz biraz, kendi etrafımızda dönüyoruz. Mustafa marifetlerini gösteriyor. Balonun en fazla hangi yüksekliğe çıkalabildiğini soruyorum. Güneş tutulmasında dörtbin metreyi bulduk diyor. Tabii yedeğimizde oksijen maskeleriyle diye de ekliyor.
* * *
Onbeş yirmi balon var havada. Dekoru tamamlıyorlar. Müşteriler daha çok yabancı turistler. En azından bu sabah böyle. Bizim sepette oniki kişiyiz. Bir Perulu çift, bir Kanadalı, iki Koreli kız, bir de Amerikalı adam. Havada sessizlik hakim. Sessizlik Mustafa’nın arada bir gaz koluna asılmasıyla bozuluyor. İnsanlar konuşmadan seyrediyorlar. Biraz büyülenmiş olarak. Sohbet ancak uçuştan sonra aşağıda koyulaşıyor.
Küreselleşmenin turistik yüzü sevimli. Farklılıkları gideriveriyor. Muhtemelen birbirini bir daha görmeyecek olan çok başka hayatların insanlarını kısa süreliğine de olsa yakınlaştırıyor. Ortak heyecan bile yaratıyor onlar için.
Turistik yüz anlayışlı, kucaklayıcı. Tatildeki insan zaten daha bir insan sanki. Günlük hayatın sert rekabetinden uzakta nefeslendiği için. Kentin insanı ezen ağırlığından kurtulduğu için. Buna kanıp havaya bile girebiliyor insan. Neden bu gezegende hep birlikte insanca, barış içinde yaşayamayalım ki hissine kapılabiliyor. Bir anlığına.
* * *
Ama bütün yüzleri böyle değil işte küreselleşmenin. Arsız yüzü var, hırslı yüzü var. Küstah, dayatmacı, taşkın, değer tanımaz halleri olduğu gibi. Hesapçı, fırsatçı tarafı ayrı. Küreselleşme büyüğü kayırıyor, küçüğü eziyor. Hukuku esnetiyor. Hele hele barışçıymış gibi davranıp çatışmacının önde gideni olmuyor mu! Bir de kalkıp teröre göz yummuyor mu! Adalet sağlayıcı havalarda bir verecekmiş gibi yapıp üç alıyor, sonra da pişkin pişkin seyrediyor!
Her gün karşımıza çıkıyor bu sevimsizlikler. Uluslararası boyutta ya da oturduğumuz sokakta. Çeşitli kılıklarda. Günde 30 bin çocuğun öldüğü bir gezegende küreselleşmeye dair kimin söyleyecek güzel bir lafı olabilir ki zaten? İyilik vaad edip sonra kötülüğe neden olmak, yanlışlara böyle duyarsız kalmak beceriksizlik mi sadece? Uygulayıcılar mı yaramaz insanlar ya da?
* * *
Böyle bir atmosferde hangi anlam kalıcı olabilir ki? Neye sahip çıkabilir, neyi savunabilir, neye güvenebilirsiniz? Esbelli’de çalan müzik, Avanos’un çömlekçileri, Kızıl Çukur, Selime, Alaturka Restoran, takla atan güvercinler, saç müzesi gibi güzellikler de bir yere kadar işte. Oracıktan az ötede gencecik çocuklar kurşunlara hedef olurken, mayınlara basarken. Ya da kentlerde bombalar patlarken. Bütün bunlar da hayatın gerçeği olarak sunulurken!
* * *
Küreselleşme de işi iyice kasaba tüccarlığına döktü artık. Merkezdeki çekirdek zenginleşsin istiyor, onu gayet iyi beceriyor, ama o kadar. Ötesine pek bakmıyor. Bakarmış gibi yapıyor, ''ayıp ettin, hallederiz abi'' muhabbetiyle oyalamaya çalışıyor. Bu kafayla da bu gezegen bu kadar oluyor! Söğütler boşuna ağlamıyor...
ege@milliyet.com.tr
|
|
|

|