
Hasan CEMAL
Kimin hüznü?
Bilemiyorum, kimin hüznü? Fotoğrafta yan yana oturduğumuz Fernando Pessoa'nın belki de...
Yolum geçenlerde Lizbon'a düştü.
Pessao'nun, "Ey Lizbon'um, yuvam benim!" dediği, İstanbul'a da benzetilen hüzünlü şehre.
Jakaranda ağaçlarının leylak rengi çiçekleri açmıştı her tarafta. Ihlamurlar insanın içini bayıltıyordu.
Ne yazık ki geç keşfim Fernando Pessoa'yla birlikte bir şehrin ruhunu yapan şeyleri düşündüm.
Fötr şapkasıyla afili bir havası vardı.
Ciddiydi.
Huzursuz bir adamdı.
Asırlık Brasileira Kahvesi miydi Lizbon'u Lizbon yapan? Yoksa yıllar boyu bu kahvede aynı yere oturan, yazan Fernando Pessoa mu?..
Ben Lizbon'a ilk kez çeyrek yüzyıl önce gelmiştim. Ama şimdi bu kenti daha çok seviyorum. Çünkü Fernando Pessao'yu, "Gündüz bir hiçim; gece kendim olurum!" diyen Portekizli yazarı tanıdım.
Huzursuzluğun Kitabı...(*)
Kulağına eğildim, yalnızlığı sordum Pessoa'ya. "Yalnızlık umudumu kırıyor" dedi ama şöyle devam etti:
"Yanımda birilerinin olması üzerime ağırlık yapıyor. Başkalarının varlığı düşüncelerimi dağıtıyor; o mevcudiyeti, bütün analitik dikkatimi kullansam da tanımlamakta aciz kaldığım, apayrı bir dalgınlıkla tahayyül ediyorum."
Fani dünya!
Ölümlü bir varlık olmanın anlamı üzerine de konuştuk üstatla.
Bir ara şöyle dedi:
"Bir insan ne kadar yükseğe çıkarsa, ister istemez o kadar şeyden de mahrum kalır. Zirvede bir tek ona yer vardır."
Kahvedeki diğer masalara göz gezdirdim.
Oturanlara baktım.
Bir kısmı belli, benim gibi Fernando Pessoa'nın dünyasını şöyle bir duyumsamak için gelmiş, anlaşılıyor hallerinden...
Pessoa benim kulağıma eğiliyor:
"Bugün dipsiz bir bunalımdayım. Asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim" diyor.
Sesi hüzün dolu.
Öyle, hayat bazen hepimizin canını yakıyor.
"Boşver üstat" diyorum, "Bak Jakarandalar ne güzel açmış, ıhlamur ağaçları ne de güzel kokuyor."
Yaşamak güzel şey her şeye rağmen...
Bir başka güzelliği, Gulbenkian Vakfı Müzesi'ni gezerken de hayat üzerine düşünüyorum.
Sarkis Gulbenkian'ın bütün bu sanat eserlerini nasıl topladığını, nasıl onca yıl saklayabildiğini, önce neden kendi doğduğu topraklara getirmek istediğini, İstanbul'da böyle bir müzenin Türk devletince hangi akla hizmet geri çevrildiğini de düşünüyorum.
Dayımın sözünü hatırlıyorum:
"Oğlum, kökler kaybolmaz!"
Kökler insanı çeker.
İnsanların köküne, kimliğine saygı duymak insanlığın gereği... Bunu öğrenmek kolay olmuyor, olmadı. Sürekli bedel ödendi, ödeniyor bunun için.
Ama artık köprüler kuruluyor. Bu açıdan sivil toplumun gücü ve dünyaya açılmak, geçmişten gelen bir sürü tıkanıklığı aşabiliyor.
Lizbon'daki Gulbenkian Müzesi'nde, İstanbul'daki Sakıp Sabancı Müzesi'nden gelen tabloları seyrederken, serginin açılışında Güler Sabancı'yla Nazan Ölçer'in sözlerini dinlerken de, birçok olumsuzluğa karşın Türkiye'de de bir şeylerin değiştiğini, güzel şeylerin yaşandığını da düşünmeden edemiyorum.
İyi pazarlar!
——————-
* Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, Türkçesi: Saadet Özen, Can Yayınları.
h.cemal@milliyet.com.tr

