|
 |
|
|
Sen oyna Angelina Jolie sen oyna...
Dünyanın bir senaristi var mı? Yoksa senaristleri mi var? Hudson Enstitüsü'nde veya başka bir yerde, oval bir masanın etrafında toplanıp "gelecek bölümü" mü konuşuyorlar?
tubakyol@yahoo.com
Bir grup adam, sade döşenmiş bir odada, oval bir masanın etrafında oturmaktadır. Rahat görünürler. Biri önündeki kağıda bir şeyler karalamaktadır. Biri sandalyenin koluna doğru kaykılmıştır, diğeri iki eli çenesinde, öne doğru eğilmiştir. Karşılarında bir harita asılıdır.
- Şimdi şurada (oturduğu yerden elindeki çubukla haritadan gösterir) bir savaş çıkaralım diyorum ben.
- Owsııım (Awesome "Korkunç" da demek ama burada "şahane" manasında)...
- Evet evet, süper fikir.
- Hemen heyecan yapmayın. Kolay mı öyle pat diye savaş? Kimi kiminle kapıştıracağız?
- Türkiye-İran nasıl? Hem Sünni-Şii savaşı olmuş olur. Müslümanları birbirine kırdırırız.
- Owsııım...
- (Bir puro yakar) Hımmm, mümkün.
- (Eliyle dumanı iterek) İçme şu mereti yanımda!
- Saçmalama. Sanki kanserin tedavisini bulduğumuzu bilmiyorsun. Senin şirket ilaç satmaya devam edebilsin diye açıklamıyoruz.
- Tıkır tıkır ödemiyor muyum çorba paranızı? Sigaracı John avantayı kesmese, bugüne kadar kırk kere açıklardınız. Hem ille kanserden mi korkmam lazım? Dumandan rahatsız oluyorum kardeşim. Olamaz mıyım?
- Kesin kavgayı. Şu hikayeyi çabuk çabuk kuralım, bitirelim, daha gidip yengenizle Kamboçya'dan evlatlık alacağız. Kahretsin, Angelina'nın evlatlıklarına en çok bizim hanımın özeneceğini ben nereden bilebilirdim. Neyse, şimdi ben diyorum ki Apo'yu Türkiye'ye verelim. Ama asılmamak şartıyla. Sonra Barzani ve Talabani'yle anlaşalım. Türkiye'ye "Sen bunların abisisin" falan deriz. Irak'ta beraber hareket ederler. Sonra bunları Şiilerle kapıştırırız.
- Owsıııım.
- Hey ahbap, bilirsin, Türkiye bu demokrasi oyununu çok ciddiye alıyor. Ya Meclis'ten istediğimiz gibi karar çıkmazsa...
(Birinin cep telefonu çalar. Herkes birbirine kıl kıl bakar.)
- Kusura bakmayın arkadaşlar. Yengeniz cep kapalı oldu mu huylanıyor. (Telefona.) Aşkım? (...) Tamam aşkım. (...) Tabii gideceğiz Kamboçya'ya aşkım. (Masadan kalkar, konuşmaya devam ederek kapıya doğru gider.) Merak etme aşkım, çok sevimli bir çocuk buldurdum. (Eli kapı kolunda.) Tabii tabii aşkım, Brad'lerinkinin tıpkısı (Odadan çıkar).
- Ne bu şimdi? Bitti mi toplantı?
- Bitirelim bari. Yarın devam ederiz. Unutmadan, biri Angelina'yı arasın. Söyleyin ona, gidip şu savaş bölgesinden çocuk mocuk beğenmeye kalkmasın. Amerika'nın şu dönemde tarafsız olması çok önemli.
(Cep telefonuyla konuşurken odadan çıkan adam da o sırada kapıdan girmektedir, son söylenenleri duyar ve öne atılır... O ve odadaki diğerleri hep bir ağızdan bağrışırlar.)
- Ben ararım!
- Manyak mısınız arkadaşlar? Angelina'yı da burada, bu masada, biz yaratmadık mı? N'oluyorsunuz? (Bir saniye duraklar.) Üf o da çok eskidi artık. Şu savaş işini bir an önce halledelim, sonra da yeni birini yaratalım...
(El çırpar, hep bir ağızdan bağırırlar.)
- Owsıııım...
Yerli Malı-Herkes Onu Kullanmalı Enstitüsü iftiharla sunar: Bir hafta tatil yapalım senaryosu...
"Anayasa Mahkemesi'nin emekliye ayrılan başkanı Tülay Tuğcu'ya suikast düzenlenecek, ertesi gün Beyoğlu'nda 50 kişi öldürülecek, önce bunu kimse üstlenmeyecek ama PKK suçlanacak, ardından Türkiye, Kuzey Irak'a girecek..."
Bunlar daha sonra Hudson Enstitüsü'nün Türkiye başkanı Zeyno Baran tarafından yalanlandı.
Peki nereden çıkmış olabilir bu senaryo...
* * *
Çok gösterişli, duvarları varaklı aynalarla falan süslü bir odada, yine bir oval masanın etrafında, her birinin önünde bir dizüstü bilgisayar duran adamlar oturmaktadır. Hepsi puro içip sohbet etmektedir.
- Üff yine mi yazacağız? Dün gece sabahladık, bugün yine sabah 9.00, işbaşı. Bu paraya bu iş yapılmaz arkadaşlar. Amerika'da olsa...
- Saat 11.00 oldu, daha bir satır yazmadık. Herifçioğlu gelse de bugün bari vakitlice çıksak...
(Kapı açılır, bir adam girer. Herkes ceketinin önünü tutarak ayağa fırlar.)
- Hadi hadi, başlayalım artık (Hızla masaya doğru yürür oturur. Eliyle diğerlerine oturmalarını işaret eder). Nerede kalmıştık?
- El bombaları bulundu efendim. Ortalık iyice karıştı. Herkes birbirinden şüpheleniyor. Herkes birbirini "derin" sanıyor.
- İyi iyi. Başka?
- Roberto Carlos getirildi, imza tamam. Hülya bikiniyle çıktı, "ters ışık" oldu. Yazıııık... Di mi efendim? Şu doktor var sonra, adı neydi...
(Masanın diğer ucundan biri araya girer.)
- Mehmet Öz! (Sonra yanındakine döner, fısıldayarak) Adam gündemi aldı, tek başına götürüyor, bunlar hâlâ adını ezberleyemedi. Amerika'da olsa...
- (Başını kaldırır, fısıldaşanlara ters ters bakar) Şişşt. Öz müydü... Bakın bakalım, şu Öz'ün hayali sandalyeye oturma hareketini yapmadığı ana haber bülteni kaldı mı? Başka?
- "Binbir Gece" tatile giriyor efendim, en mühimi o. Ona çok konuşulacak bir final lazım.
- Onu da biz mi düşüneceğiz? Kendi ekibi yazsın. Koca yaz tatil yapacaklar zaten...
- Tatil dediniz de efendim... Merak ediyoruz, acaba biz de...
-Ben de istiyorum çocuklar.
(Herkes yanındakiyle fısıldaşmaya başlar: "Böyle olmaz ki", "Tatil şart", "Bizim hanım Bodrum diye tutturdu..." İçlerinden biri sesini ayarlayamaz, onun sesi diğerlerini bastırır.)
- Amerika'da olsa... Dava açarız, tonla para götürürüz...
(Bir sessizlik olur.)
- Amerika dedin de... (Gülümser, başını kaşır.) Aklıma bir fikir geldi. Amerika'da bir sürü senaryo ekibi, bir sürü senaryo var değil mi?
- (Eli ceketinin önünde, ayağa fırlar) Çoook var efendim. Hem parası iyi, hem çalışma saatleri... Bizim gibi günlük yazmıyorlar ki. Yazdılar mı 50 yıl, 100 yıl, uzun vadeli...
- Tamam tamam. Oradan birkaç hazır senaryo getirtelim. Millet onunla uğraşırken biz de bari birkaç gün kaçar, tatil yaparız. (Ayağa kalkar. Onu gören diğerleri de ayağa fırlarlar). Yalnız bakın, peşin peşin söylüyorum; uçakta yer bulamadım, yenge vırt zırt yaptı uçağı kaçırdım, oğlan hasta oldu, güneş çarptı, denizanası çarptı falan anlamam. Haftaya pazartesi sabah 9.00, buradayız arkadaşlar!
|
|
|

|