
M. Ali BİRAND
Liberal Parti, YSK'dan şikayetçi
Liberal Demokrat Parti' nin (LDP), okuduğum zaman bana da mantıklı gelen bir şikayeti var. Şikayetçi olduğu kurum Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) uygulamaları.
YSK, seçim dönemlerinin diktatörüdür. Ne derse kabul etmek zorundasınızdır. Kararları kesindir ve hiçbir yere itiraz edemezsiniz.
Liberal Parti ise, daha yeni adımlarını atan, ne parası ne de şöhretli politikacıları olan bir partidir. Büyük güçlüklerle ve kişisel çabalarla sesini duyurmaya çalışmaktadır.
Şikayeti, YSK'nın böylesine genç bir siyasi kuruluşun elini kolunu kesmesi.
LDP Genel Başkanı Cem Toker'in yolladığı mail'in satırlarından öfke akıyor:
1. YSK seçim yasası gereği, her partiden seçime gireceği il'in çıkaracağı sayıda aday ve evrak istiyor. Eğer bir parti'nin milletvekili niteliğinde 9 değil de 7 adayı olsa dahi kabul edilmiyor. Mutlaka 9 kişi bulmak zorunda. 9'un altında kalırsa, o il'de seçime katılamıyor.
Cem Toker bu zorlamaya isyan ediyor.
2. YSK, bir adayın bir evrağı dahi eksik veya hatalıysa, sadece hatalı veya eksik evraklı adayı seçimden düşürmekle yetinmiyor. Aynı partiden evraklarını tam vermiş ve seçilmeye hiçbir engeli olmayan tüm adayları reddediyor. (!)
Cem Toker "Evrakların birinde kızlık soyadı yazıldığı için, bir diğerinde de Ferhat olan ismi Serhat yazıldığından 14 ilde 100'den fazla adayımızın seçilme hakkı elinden alınmıştır" diyor.
Doğrusu, bunu anlamakta ben de zorlandım.
YSK'nın, mutlaka bir gerekçesi vardır, ancak ne olursa olsun, böyle bir yaklaşımın hiçbir mantığını bulamadım.
Cem Toker bu işin arkasını bırakmaya hiçte niyetli değil. "Hakları ellerinden alınan yüzden fazla adayımızın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmalarını sağlayacağız. Konuyu, başta AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) olmak üzere, dünya'nın önde gelen siyasi ve sivil toplum kuruluşlarına taşıyacağız" diyor.
Bu iddialar ciddi görünüyor. Bir hiç uğruna insanların seçilme hakkına bu kadar kısıtlama getirmek şart mı?
Kısa vadede Fransa ve Hollanda'nın referandumlarla reddettiği anayasa krizi bu şekilde atlatıldı, ancak orta ve uzun vadede daha bir 'a la carte' AB'ye gidildiğinin sinyalleri verildi. Bu yıl sonu doruğunda kaleme alınacak yeni metin, iki vitesli bir Avrupa yaratacak.
Birinci viteste güçlü ülkeler, ikinci viteste ise, daha ağır yürümek isteyenler olacak. Artık, reddedilen anayasanın istediği "tek sesle konuşan, güçlü bir Avrupa" yerine herkesin her yere çekebileceği, belirsizliklerle dolu bir Avrupa ile karşılaşacağız.
Bu değişikliklerin, Türkiye açısından ne anlama geleceğini şu aşamada saptayabilmek çok güç.
Türkiye için yol ayrımı, Aralık doruğunda karşımıza çıkacak. Hem yeni anayasanın yazımı netleşecek, hem de Sarkozy'nin Türkiye politikası kesinleşecek.
"Tamam mı, devam mı?" sorusuna yanıt arayanlar, önlerini daha rahat görebilecekler.
Geçen gün Fransa, Türkiye ile müzakerelere nasıl baktığını ve tam üyelik anlamına çekilebilecek paragrafları erteleteceğini gösterdi. Sadece iki yeni paragrafın açılmasına izin verdi.
Bu müzakereler böyle gitmez. Türkiye, sürekli şekilde statüsünün tartışıldığı, sorgulandığı ve önünün kapanmaya çalışıldığı bir ortamda müzakere yapamaz.
22 Temmuz seçimlerinden sonra, hem bizlerin, hem de AB'nin şapkalarımızı önümüze koyup tekrar bir düşünmemiz gerekecek.
Türkiye, gerçekten reformları sürdürüp sürdürmeyeceğine karar vermeli ve AB dosyasını raftan indirip gereken adımları cesurca atmaya başlamalı.
AB de, kendi açısından bir karar vermeli ve Türkiye'ye yeni Avrupa'da nasıl bir yer açacağını kesinleştirmeli. Ardından da, Ankara'nın konumunu sorgulamaktan vazgeçmeli.
Her iki tarafın önünde dört aylık bir çalışma ve düşünme vakti kalıyor. Bu da, ilke kararı için yeterlidir.
(Bu yazı, Posta Gazetesinde ve aynı gün Hürriyet Gazetesinin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr) Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com) yayınlanmaktadır. )
mabirand@e-kolay.net

