
Ece TEMELKURAN
Kıyıdan
Kürtler ve Türkler üzerine: Hakkâri'de bir düğün
Oradan çıkamayacaksın sanırsın. İnsanların ve ışıkların yanıp söndüğü, konuşmaların yapıldığı, kararların alındığı öte tarafa varamayacaksın sanırsın. Öyle yüksektir dağlar, öyle bitmez tükenmez sıralanırlar.
Unutuldum sanırsın, içinde endişenin atları koşmaya başlar. Öyle uzaktır Hakkâri. Öyle ki şehir bile unutuyordur orada olduğunu belki.
Bir konuşmayı Skorsky'ler böler, bir dağı kurşunlar, bir aşkı dağlar. Durup bir çiçeğin fotoğrafını çekmeye kalksan birden, beli silahlı, sarkık bıyıklı adamlar gelir:
"Bizden izin alsanız biz size neyin fotoğrafını çekeceğini söyleriz zaten".
Telsizli, tabancalı bir nezaketle anlatırlar sana, buranın başka türlü bir yer olduğunu, korkunun padişahlık kurduğunu. Kontrol noktalarında indirilirsin arabadan aşağı, süzerler. Sonra yine süzerler yukarıdan aşağı... Kimse sana Marmaris'e niye gittiğini sormaz ama Hakkâri'ye gelmişsen İstanbul'dan, bunun şüpheli nedenini merak ederler...
Kuşlardan hızlı telsizler
"Düğüne geldik".
Herkes birbirini tanıdığı ve kuşlardan önce telsizlerden haberleri uçtuğu için sorarlar:
"Avukatın düğününe mi?"
"Evet, avukatın düğününe."
Avukat kim? Rojbin. Hakkâri'nin tek kadın avukatı. Ben yaşlarda yanılmıyorsam. Hiç sormadım yaşını. Hep başka şeyler sormuşum demek ki:"Kürtlerle Türkler konuşabilir mi Rojbin?"
"Kan durur mu?"
"İç savaş çıkar mı sence?"
"Kürtlerle Türkler bir gün gerçekten konuşabilir mi?"
Şemdinli'de bombalar patladığında tanıştık onunla. Boyuna konuştuk, boyuna insanlar öldü o sırada. Hakkâri'ye düğüne gidecek kadar arkadaş olduk sonra. Hep merak ederdim o güllü dallı, parlaklı düğün giysilerini giymenin nasıl olacağını, Kürt kadınlarının giydiği... Diktirmiş bana da, pembe!
Malhırap nedir?
Önü düğmeli olmayanları bekâr kadınlar giyermiş, doğum yaptığında gelin, kaynana önü düğmeli olanlardan hediye edermiş. Modası varmış bu giysilerin, benim ki azıcık geçen senenin "trendi" imiş. Upuzun kol ağızlarını, gençler başka, yaşlılar başka bağlar; bunları bağlamak kaynanaya "İşim var, bana bulaşma" mesajını verebilirmiş. Rojbin'in taktığı Kürt gelini başlığını eskiden gelinler bir yıl boyunca hiç çıkarmadan giyermiş. Bu köy düğünlerinde sadece çay içilirmiş, geline takılan dev madalyonlara "malhırap", yani "evyıkan" denirmiş...
Gayret!
Kaç kere gittim "bölgeye". İnsanlara sorular sordum, kaç kere. 1993'ten beri kaç kere yazdım. Hiç Kürtlerin giysilerinin içinden bakmamıştım oralara. Rojbin'le hep "hakikaten konuşmak" üzerine konuştuk ve daha bir sürü insanla konuştum bunu. Ama anlamak için acaba birbirimizin ayakkabılarını giymek mi gerekiyor? Birbirimizin şapkalarını takmak? Birbirimizin hayatını yaşamış olmak mı gerekiyor o hayatlardan çıkan cümleleri anlamak için? Ya da anlamak diye bir şey hakikaten var mı? Belki de yoktur. Belki de tek gerçek ya da tek erdem anlamaya çalışmaktır. Sadece bu gayrettir belki insanları bir araya getirebilecek, bir arada tutabilecek olan.
Bugünlerde kan ve savaş çığlıkları yükselirken böyle soruları sormak son derece naif, lüzumsuz ya da faydasız görünebilir. Oysa insanların soruları savaşlardan uzun sürer. Hakiki dostluklar yalan düşmanlıklardan daha uzun ömürlüdür.
Bizler, Kürtler ve Türkler arasında dostlukların, hakiki konuşmaların, halayların, düğünlerin olabileceğine inananlar, bunun için gayret edenler daha uzun yaşayacağız. Buna inanmak zorundayız. Buna tutunmak zorundayız. Kanlı bir denize düşüyoruz:
Yılanlara değil, dostlara tutunmaya mecburuz.
ecetem@hotmail.com

