Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 18 Temmuz 2007 / Çarşamba  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
"Yüreğiyle bakmalı insan..."

Beş yaşında bir çocuk, büyüklerin saçmalıklarına kıkır kıkır gülüyor... Fes yerine şapka takmak da bunun bir parçası...


Sonunda prensimi buldum. İstanbul-Washington arası Paris molasında, günlerce ayrı kaldığım kızıma bir son dakika hediyesi ararken karşıma çıktı.
Belliydi bunun bir başlangıç olacağı. Bizi yeni bir aleme buyur edeceği.
Disney'in, bütün kızçocuğu annelerine ergeç fenalık getiren pembeli sarılı prenseslerinden, kızımın hızlı koşma ve ağaçlara tırmanma hevesinin ağır basması sayesinde kurtulmuştum kurtulmasına...
Kül Kedisi'ni, Pamuk Prenses'i, Yasemin'i, Ariel'i hikayelerinin dönüştükçe vıcıklaşan binbir versiyonuyla hatmettikten sonra, nihayet bir kenara atmış, tüllere, pullara, kristal iskarpinlere boşverip yaralı bereli bacaklarıyla övünmeye başlamıştı kızım.
Ben de bu durumla övünüyordum; her yara bere içimi ayrı cızlatsa da, kızımın afacanlığını seviyor, yakışıklı prensle evlenme rüyasından en azından şimdilik uyanmasına seviniyordum.
Derken, prensimi buldum. Paris'te, lacivert bir kutunun içindeydi. Aldım, kızıma getirdim onu. Yeni bir aleme daldık.

"Anne, bu prens neden küçük?"
Beş yaşındaki çocuklar kutuları seviyorlar. İçinden müzik çıkan kutuları daha bir seviyorlar. Hele bir de, küçük şirin bir çocuk, yanında koyunuyla, kutuda dans ediyorsa...
Küçük prensli müzik kutusunun büyüsü, "Anne, bu prens neden küçük?" sorusunun cevabıyla büyüdü. O cevabı bir tek 'Küçük Prens' verebilirdi, yani Antoine de Saint-Exupery'nin kitabının kendisi.
Böylece küçük kızım, "Küçük Prens"i, beş yaşında, büyükler için yazılmış aslından okumaya başladı.
İlk kez annesinin kütüphanesinden bir kitap okuyor olmakla övünecek sandım; anlamadığı kelimelerin çokluğundan ürkecek sandım. Olmadı. Öyle kapıldı ki hikayeye, kapıldık birlikte. Anne-kız Küçük Prens'in aleminde, hangimizin hangi satırı okuduğunu anlamadan yuvarlanmaya başladık.
Ama ne yuvarlanma...

"Gülüyordunuz... Mutlu muydunuz?"
Bizimkisi her sayfada kıkır kıkır gülüyor. Fili yutmuş boa yılanının resmine, kocaman gözlerini iyice açarak bakıyor bakıyor... Sonra fili yutmuş boa yılanının resmini 'şapka' sanan büyüklerin haline basıyor kahkahayı.
Kutuyu görünce, içinde koyun olduğunu anlıyor hemen. "Nereden anladın?" İçerliyor: "Anne, Küçük Prens koyun resmi istemedi mi? Başka yerde olmadığına göre kutuda olmalı koyun."
"Maalesef ben de büyüğüm" deyince kikirdiyor: "Büyükler çok komik!"
Ama kızıma göre, küçükler de bazen garip. Mesela, "İnsan günbatımını çok üzgün olduğunda seviyor" Küçük Prens'e göre. Kızıma göre haklı, ama... Ama'sı var.
"İnsan güneşin batmasını mutlu olduğunda da sever," diyor, "Hatırlasana Türkiye'deydik, güneş denize batmıştı, senin arkadaşların vardı, herkes gülüyordu..." Sonra soruyor: "Mutlu muydunuz?"
Cevap veremiyorum. Küçük Prens'in çiçeğiyle arasındaki gözü yaşlı ilişkiyi okuduğumuzda, kızımın ne hissedeceğini bilemiyorum. Oraya gelmeyi hem istiyor hem istemiyorum.
Kızım için Türkiye ve Türkler hem uzak hem yakın. Taksi şoförlerinin kendisini tutup tutup öptüğü, üst katlardan sarkıtılan sepetlere aşağıdan ekmek konulan, sahipsiz köpeklerin sokaklara sahip çıktığı o diyarın, bu tür büyüleyici hallerden arınmış bu diyardan farkını da; kendisinin bir yanıyla o diyara ait olduğunu da seziyor sanki.
İçinde Türkiye ve Türklerin geçtiği herşeye büyük bir kendindenlikle, merak ve bilgiçlik karışık bir ilgiyle yaklaşıyor. Küçük Prens'te de öyle oldu.

"Ben de büyüyünce asteroid bulabilirim. Sahiden..."
Zaten astronomiye düşkün. Küçük Prens'in yaşadığı asteroidi bir Türk astronomun keşfettiğini okuyunca, kendisine pay çıkarttı hemen: "Anne, ben de büyüyünce asteroid keşfedebilirim. Sahiden..."
Tabii, sonra o meşhur pasajı okuduk.
Fesli, şalvarlı astronomun lafını dünyaya dinletemediğini, meramını anlatabilmesi için, Avrupalı gibi giyinmeye başlaması gerektiğini öğrendik. Üstelik, böyle steril bir şekilde de öğrenmedik yani.
Kitabın kimi Türkçe versiyonlarında olmayan "diktatör" kelimesini okuyarak, kıyafetini değiştirmeyenlerin idamla cezalandırılacağını es geçmeden...
Kızımın gözleri büyüdü: "Ama anne, bu çok saçma. Bence kırmızı şapkalı, beli kuşaklı adam, diğerinden daha sevimli."
"Kızım," dedim, "O şapka değil fes. Hem ikisi de aynı adam. Keşif de aynı keşif. Değişen sadece kıyafet."

"Bu şapkalar amma komik!"
Gittim, büyük büyük babasının Selanik'te, büyük büyük dedesinin Halep'te, 1930'larda çekilmiş, iğreti şapkalı fotoğraflarını bulup getirdim. Gülüyor, gülüyor: "Anne, bu şapkalar çok komik!"
Neyse ki uyku vakti geldi. Arkası yarın diye kapadık kitabı.
Kızımı yatırırken, "Türk diktatörü" lafına takıp bu kitabı tukaka eden Türkler olduğunu bilmemesine sevindim.
Bunu bilmiyordu, ama bütün hikayelerin bizim gerçeğimiz, gerçek saydığımız her şeyin de aslında bizim hikayemiz olduğunu biliyordu sanki, merakla tevazuyu diri tutan çocuk yüreği.
Küçük Prens'in dediği gibi "Yüreğiyle bakmalı insan." Kızım bunu anlıyordu.


PAZAR
Seçim ekranının yıldızı kim?
"160 bin dolar bahse girdim, kesin kazanacağım"
"Gençler en çok ilişkinin ilk günlerinde aldatıyor"
İstanbul'da aç gezip Anadolu'da çok yiyor
Kraliçe'yi kızdıran kadın
En yeni "oyuncaklar"
Hayatımıza farklı keyifler katan can dostumuz kitaplarımız!
Mendili kaldı yadigar
Karga tulumba "kurtarma"
"Yüreğiyle bakmalı insan..."
Meclis'e Baskın hazırlanıyor!
Venüs gerilerken
Yemek şahane olmasa da hayat güzel
İstanbul geçmişte nasıl yönetilirdi? (1)
100 kalori yakmanın 100 yolu





Ahmet Turhan Altıner
Yasemin Çongar
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Milor
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli

   
© 2006 Milliyet