Irak'ın 'üniter' zaferi
Sırtımızı doğuya, yüzümüzü batıya döndük ya, Avrupa dışındaki hemen her gelişmeye sağır ve ilgisiz kalıyoruz. Olağandışı ya da olağanüstü bir olay yaşanırsa ne ala... Normal, sıradan, alışılmış olaylar, doğuda hiç ilgimizi çekmiyor.
Irak'ın Asya Futbol Şampiyonası'ndaki birinciliği, çoğu futbol otoritesine göre " sıradışı" ya da " olağanüstü" bir başarı sayıldığı için dikkatlerimiz bu defa doğuya, Asya'ya dönmüş durumda.
Gerçekten de inanılır gibi değil...
İntihar saldırılarının her sabah 50-100 can aldığı, Amerikan işgalinin demir ökçeleriyle ezilen, kendi içinde Sünni-Şii ve Kürt çatışmalarıyla üçe bölünen, Türkmen topluluğunun eşi görülmemiş baskılar altında inlediği Irak'ta, bir mucize gerçekleşti... Orada yaşayan ve o ülkeyi vatan bilen tüm Iraklılar, çoktan unuttukları yaşama sevincini ve mutluluğu 453 gram ağırlığındaki bir futbol topunda buldular...
Futbol, tarihin derinliklerinden gelen çatışmaları, kanlı terörü, sönmüş ocakların acısını kısa bir süre için de olsa unutturuverdi.
Federal bir çözülmeye ve çatışmaya uğrayan ülkenin üniter değerleri içinde futbol, o birleştirici, bütünleyen, aynı anda herkesi ağlatıp herkesi güldüren sihrini Jakarta'da icra etti.
Yarı finalistler belli olduğu zaman, üçünün (Japonya, Güney Kore, Suudi Arabistan) yanında Irak, yeteri kadar sürpriz yapmış sayıldı. Suudi Arabistan'ın futbola ayırdığı petro dolarlar zaten biliniyordu. Uzak Asya'nın iki sanayi devi Japonya ve Güney Kore ise zaten yıllardır Dünya Kupaları'na abone idiler... Kendi liglerini aşırı pahalı oyuncularla, en güçlü sponsorlarla geliştirmeye çalışıyorlar, ama ulusal takımlarında bizi de kıskandıracak bir devamlılık sergiliyorlardı.
İşgalin, iç savaşın, bölünmüşlüğün ve terörün içinden güç halle bir ulusal takım çıkaran Irak'ı yarı finalde görenler elbette yadırgayabilirdi.
Ama futbol bu... Hemen her takımın gücü, etkinliği, çapı ve kadro zenginliği ne olursa olsun, her rakibini yenebildiği bir oyunda Irak, Asya devlerinin arasında boy gösterip "Ben de buradayım" dedi.
Çözülen ülke, futbolda yarattığı " üniter" sinerji ile hayatın sevinçlerini yakaladı.
Final maçında Şii, Sünni, Kürt ve Türkmenlerden oluşan Irak Milli Takımı'nda, Haver Taher'in yaptığı ortayı Younis Mahmoud gole çevirdi...
İkisinin beraberliği ve birlikteliği hayatın başka hangi alanında kaldı acaba ?
Futbolun sihirli gücü, tüm insanlara bir şeyler hatırlatmıyor, bazı derin mesajlar vermiyor mu ?
Ne dersiniz ?
Tarihi bırak, adrese bak!HaberTürk'te sevgili meslektaşım ile "Sevgili Abim"i dinliyorum.
Hakan Çelik'in konuğu Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın...
Yıllardır özlenen transferleri yaptı, Seyrantepe stat projesini de nihayet ihale sürecine getirdi ya, Özhan Abi'nin neşesi, keyfi yerinde.
Çok yaşasın, böyle günlerde çok sever medyayı... Özellikle televizyon ekranlarını, stüdyoları...
Keyifle konuşur, satır aralarında mesajlarını verir... Sitemlerini kibarca dile getirir... Başka zamanlarda söyleyemediği şeyleri, gücünün yükseldiği böyle anlara saklar...
O keyifli ortamda Özhan Abi öyle bir şey söyledi ki, kulaklarıma inanamadım...
2009 Eylül'ünde hizmete girecek üstü açılır kapanır 52 bin kişilik modern stadın adı "Aslantepe" olacaktı...
Üstüne basa basa öyle söyledi Özhan Abi...
Şaşırdım, üzüldüm...
"Ali Sami Yen", Mecidiyeköy'de kalacak, ilk kazmanın vuruluşundan, son kepçe molozun kamyona yüklenişinden ve yeni iş merkezinin temeline atılan ilk betondan sonra tarihe gömülecekti demek ki!
Ne kadar acı, ne kadar hazin!
Türk sporunun tartışmasız 1 numaralı yöneticisi, Galatasaray'ın kurucusu ve 1 numaralı üyesi, sembol olmuş sporcusu ve başkanı terk edilecekti...
Galatasaray 'ın stadı, adını köklerinden ve gurur duyulacak "tarihi" aidiyetinden değil, şehrin sanayi bölgesindeki bir adresten esinlenerek alacaktı...
Hayır, buna itirazım var...
Aslan, her ne kadar Galatasaray'ın sembolü ise de o stadın adı gerçek bir kahramanın adıyla anılmalıdır...
Ali Sami Yen, sonsuza kadar yaşamalıdır.
Zorunlu bir açıklama
Geçen hafta Beşiktaş yönetiminde Gülnaz Arsel'in istifasıyla ilgili değerlendirmeleri yaparken, Futbol Şubesi Sorumlusu Celal Kolot'un kamuoyunda bilinen davranışlarını sıralamış, bu durumu "Beşiktaş duruşu"na yakıştıramadığımı dile getirmiştim.
Arsel'den teşekkür beklediğim için yazmadım o yazıyı...
Ama hiç beklemediğim bir şey oldu.
Sadece eleştirdiğim Celal Kolot, beni hiç de hak etmediğim biçimde karaladı. Gazeteciliğin nasıl yapılması gerektiğini de (!) bana hatırlatmak ihtiyacını duydu...
Onlara gülüp geçtim tabii...
Ama bir dönem yöneticileri arasında bulunduğum bir kooperatifle ilgili davayla ilgili olarak "hukuksal süreç" tamamlanmadan onuruma yaptığı saldırıya gülüp geçmem mümkün değildir.
Celal Kolot, insanların onuruyla oynamasın... İşini yapsın, yeter!
Çünkü ben de sadece "işimi" yapıyorum!
agokce@milliyet.com.tr
|
DİĞER HABERLER |
YAZARLAR |
|

Cafe
