Her şey dahil, bir şey hariç
Yüzüyorum. Güneşleniyorum. Daha ne olsun? Tatil işte. Üstelik kendi evimde uyuyorum. Her şey dahil, yabancı otel odası hariç! tubakyol@yahoo.com
Bir arkadaşımın sevgilisi var, zengin galiba. İlk tanıştığımız akşam beni eve bıraktıklarında arabayı adamın şoförünün kullanmasından anlayabilirdim bunu tabii. Ama Beyoğlu'ndan Cihangir'e o kısacık yol esnasında "Mahallede elektrikler mi kesik?" paniğine kapıldım ben."Her yer karanlık / Pür-nûr o mevki / Mağrip mi yoksa makber mi yâ Râb..."
Meğer arabanın camları siyahmış!
Geçenlerde arayıp "Mayoları kapın, tekneyle çıkalım" dediler.
Aaa süper fikir. Botu şişirip salonun ortasında havuz efekti yaratmaktan daha iyi bir fikir olduğu muhakkak! Bizim niye daha önce aklımıza gelmedi bu? Bunun yaygınlaşması lazım. Bu kadar sıcak bir İstanbul'da yaz başka nasıl geçer? Kaç kişiyiz? Tekne kaça? Bundan sonra sık sık yapalım. Niye güneyde olduğu gibi İstanbul'da da günlük turlar yapılmıyor? Tekne dolunca kalkar, temiz bir yerlerde denize girilir, öğlen balık yenilir. Yoksa düzenleniyor mu böyle turlar? Bir dahakine tekneyi tek günlük değil de hafta sonu için kiralasak... Gece de denizde kalırız.
"Tekne bizim" dediler.
Camları siyah mı?
* * *
Hakikaten idrak yollarım tıkalı benim. Sadece teknenin bizim arkadaşların olduğunu anlamadığım için değil. Şu sıcaklarda evde oturup durduğum için.
İstanbul bu yaz sıcak, çok sıcak, feci sıcak. Güneyde bir tatil kentini aratmayacak kadar sıcak.
Tekneniz varsa, güneyi aratmıyor nitekim. Ya tekneniz yoksa?
* * *
Yıllar sonra yeniden Agatha Christie'ye sardım. Neyse ki, değil katilin kim olduğunu, hikayeleri bile hatırlamıyorum. Çocukluğumdaki gibi zevkli bu yüzden.
Sabah uyanıp çantama bikini, havlu, güneş kremi ve bir Agatha Christie atıp evden fırlıyorum.
O günkü ruh halime göre.
Ya Suada'ya havuza gidiyorum ya da Parkorman'a. Arkadaşların bulunduğu yere göre rota bazen değişiyor. Bir gün Heybeliada'ya Halki Palas'a gittim, bir gün de Hilton'un havuzuna...
Yüzüyorum. Kitabıma gömülüyorum. Bir şeyler yiyorum.
Dönüp eve geliyorum.
Daha ne olsun?
Tatil işte!
Üstelik evimde uyuyorum. Her şey dahil, yabancı otel odası hariç.
* * *
Tatil artık birçok kişi için yeni bir yer görmek demek değil.
Herkes yıl boyu çalışmış zaten; tatilde bari şöyle malak gibi bir yatılacak, iki satır eğlenceli bir şeyler okunacak, ısınılacak, ıslanılacak, giyinilecek, içilecek, dans edilecek...
Yurtdışına gidildiğinde şehir turlarına falan katılıyordur insanlar hâlâ. Ama özellikle de çocuklu aileler için Türkiye'de tatil "deniz-güneş-hazır yemek" demek.
Çoğunluk ailece kalkıp güneyde bir yerde deniz kenarında bir otele gidiyor. Genellikle havuza giriliyor. "Her şey dahil"le çocuklar dondurma-kolaya doyuyor.
E bunun için gitmeye gerek yoktu ki. İstanbul'da yaşıyorsanız, bunların hepsi İstanbul'da vardı zaten.
Üstelik daha ekonomik.
Yani benim gibi "deliye her gün tatil"ciler için biraz pahalı tabii ama bir haftalık tatilinde bir yere gitmeyip İstanbul'da kalanlar için normal tatil parasından ucuz.
Yola ve otele para vermek yerine, aynı tatil parası ile her gün havuza girer, hazır yer, "animatör şart" diyorsanız, akşam çocuklara bakıcı tutup Cahide'ye gidiverirsiniz.
* * *
Denize gelince... İstanbul'da deniz için "temiz" denemez belki ama en azından "girilebilir".
Denize girmeli günlük tekne turları da yapılırsa... Herkesi deniz-güneş tatiline İstanbul'a bekleriz.
Yazık belediyeye, çöpü de biz öğütelim
Klima almak şart oldu. Ki ben hiç hoşlanmıyorum klimalardan. Şu anda mesela, dışarıda hava fazla sıcak biliyorum ve klimalı bir işyerinde çalışmanın kıymetini de takdir ediyorum ama... Üşüyorum.
Zaten çok üşürüm, hep üşürüm ben.
Ama işte buna rağmen bu yazki gibi sıcaklarda evde klimasız oturmak, kışın kalorifer yakmayı reddetmek gibi bir şey.
Klima şart.
Ankara da susuz şu sıralar.
İstanbul'da da durum parlak değilmiş. Havadaki nemden su yapan bir alet tanıtılıyordu geçen gün haber bültenlerinden birinde. Ana haber bültenlerinde niye tanıtım yapılıyor? Saçma!
Neyse o aletten de alınsa fena olmaz. Susuzluğa karşı önlem bakımından.
Elektrikler de kesilecekmiş.
Yine bir ana haber bülteninde
ev jeneratörleri tanıtılıyordu.
Ben acaba ana haber bülteni diye reklamları izliyor olabilir miyim?
Neyse, jeneratör şart.
Başka? Ne bileyim, suyu hallettik, elektriği ürettik... Belediyeye yük olmayalım, oldu olacak çöp öğütücü de alalım evlere...
Hem çöp içindeki yollar da böylece temizlenir.
Haberlerde çöp öğütücü tanıtımı ne zaman dönecek acaba?
Sevişmek için 237 ayrı sebep...Niçin?
Zevk için. Bebek sahibi olmak için. Kolay uyumak için. Dikkat çekmek için. Zayıflamak için. Isınmak için. Tanrıya daha yakın hissetmek için. Sarhoş olduğum için. Terfi etmek için. Sohbet konusunu değiştirmek için. Karşı tarafın kendini güçlü hissetmesi için. Beni aldatan -öküzle!- skoru eşitlemek için. Bir iyiliği karşılıksız bırakmamak için. Merak ettiğim için. Bağlı hissetmek için. Gözleri güzel olduğu için. Kocam çok ısrar ettiği için.
Bir tanecik "niçin"in bu kadar çok "için"i olabilir mi?
Olur.
Teksas Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı yaklaşık 2 bin kişiye "Niçin seks yapıyorsunuz?" diye sormuş, 237 ayrı "için" cevabı almışlar.
Araştırmayı yapan amcalardan biri "Nedense birçok bilim adamı bu sorunun cevabının çok açık olduğunu düşünüyor. Oysa insanların seks yapmak için farklı sebepleri var ve bunlardan bazıları gayet karmaşık."
Aman ne karmaşık!
Televizyonda izlenecek bir şey olmadığı için.
Yüzümde sivilce çıkmaması için.
Ben tabii çok üşüyen biri olarak "ısınmak için"i beğendim en çok.
Isınmak için de seks mi yapılır?
Isınmak için sokulur insan... Sonra da artık ne yapılırsa yapılır.
Kuyumcu biraz polisiye okusaydı...Gaziosmanpaşa'da bir kuyumcudan sabah saatlerinde polis aranıyor, hırsızlık bildiriliyor. Polisi arayan kuyumcunun çırağı.
Diyor ki "Dört kişi geldi. Biri başıma vurdu. Kendime geldiğimde dükkandan 150 bin YTL'lik altın çalınmıştı."
Haberlerde izlemişsinizdir belki. Hırsızlar ormanlık alana kaçtı diye polis de peşlerinden ormana dalıyor. Ama ne dalmak! Böyle film sahnesi gibi, polisler ağaçların ardına saklana saklana, ormana yayılıveriyorlar. Bu esnada tepede de bir helikopter. Amansız takip. Müthiş kovalamaca.
Öğreniyoruz ki çırak da başına darbe aldığı için hastaneye gönderilmiş.
Her şey yapılması gerektiği gibi yapılıyor yani.
Üç zanlı yakalanıyor.
Çırakla zanlılar mı yüzleştiriliyor? Yoksa sadece hastane dönüşü çırağın ifadesi mi alınıyor? Her ne yapılıyorsa, çırak ağız değiştiriyor.
Patronunun borcu olduğunu söylüyor.
Meğer soygun yapılması gerektiği gibi yapılmamış.
Çırağın röntgen filminde darbe izi de çıkmamış zaten.
Güvenlik kameraları da, ne tesadüf, bir gün önce bozulmuş.
Kuyumcunun evi aranıyor.
Çatıdaki gizli bir bölmede altınlar bulunuyor. Büyük ihtimalle kuyumcu, sigortadan para almak için kendi dükkanına soyulmuş süsü vermiş yani.
E be kuyumcu, madem böyle bir işe kalkışacaksın, bir tane olsun Agatha Christie okusaydın.
Çırak bari dükkan hakikaten soyuldu zannederdi ve başında da darbe izi olurdu.
Polis yine yakalar mıydı?
Belki...
Hercule Poirot kesin yakalardı, o ayrı.

Cafe