Hayranız size, meydan okuyan o tavrınıza
Candan Erçetin şarkılarında da sahnesinde de hep tutarlı. Başka bir kadın modeli sürdü herkesin önüne; tek başına ayakta durabilen, dağları dahi devirebilen bir ‘kadın’ naimdilmener@gmail.com
70’li yılların star’ı Ajda Pekkan’dır, 80’lerin ise Sezen Aksu. 90’larda iki star vardır, iki büyük star. Bu yılların ilk yarısı Sezen Aksu hâkimiyetindedir. İkinci yarısında ise (özellikle ''Çapkın'' albümünden sonra) bayrak Candan Erçetin’e geçer. Hâlâ da ondadır. 2000’lerin de (bu sefer Nazan Öncel ile birlikte) star’ıdır Erçetin, iki süperstar’ımızdan biridir.Bunun böyle olduğuna dair işaretler çoktur ve bu konuda ihtilaf yaratmayacak kadar da keskin ya da nettir bu işaretler. Mesela genel olarak albüm satışları düşmüştür, herkes kendini korsan ya da ücretsiz dijital müziğe kaptırmıştır ama Candan Erçetin bundan etkilenmez. Albümleri ite kaka değil, ferah ferah satar; satmaya devam eder. Son Türkçe albümü ''Melek'' yine rekor miktarda sattı. Türkçe albümler bir yana, herkesin ''Büyük risk, çok büyük risk, ne gerek vardı bunlara?'' diye karşıladığı başka dillerdeki albümler bile (''Hier Pour...'' ve ''Aman Doktor'') herkesi şaşırtmış ve çok sayıda önemli ismin, Türkçe albümlerinden daha fazla satmıştır.
Konserleri ya da canlı performansları da öyledir. Hemen hemen hepsi ''kapalı gişe''dir. Erçetin’in, gösteri dünyamızın duayeni (bu sözcük çok yıpratılmış, içi fena halde boşaltılmıştır ama adını anmakta olduğumuz ağabeyimizi de, ancak bu sözcükle tanımlamak mümkündür) Mustafa Oğuz’un firması Most’un düzenlediği son Açıkhava konserleri de aynen bu atmosferde gerçekleşti. İlan edilen ilk iki konserin biletleri bir çırpıda tükendi; 4 Ağustos’a ek yapıldı, yeni eklenen gecenin biletleri de hemen tükendi.
Dev koro eşlik etti
''Ne Me Quitte Pas'' ile çıktı sahneye Erçetin. Jacques Brel’in bu dil dil, ülke ülke gezmiş şarkısını, sanatçı Fransızca albümünde de seslendirmişti zaten ve bu nedenle de, Açıkhava’da mevcut hemen hemen herkesin tanıdığı bildiği bir şarkıydı. ''Aa, bu şarkıda bile seyirci Candan Erçetin’e eşlik ediyor...'' şeklinde (bu satırların yazarı dahil) şaşkınlık krizi geçirenler, birkaç şarkı sonra, ''Meğer o bir şey değilmiş; bu ne sevgi ahh...'' demek zorunda hissettiler kendilerini. Çünkü hit ya da değil, az ya da çok biliniyor-tanınıyor olsun fark etmez, bütün Açıkhava, Erçetin’in her ama her şarkısını başından sonuna kadar söylüyor, star’larına dev bir koro oluşturuyordu.Konserin başlarında, Erçetin seyircinin görmeyeceği bir şekilde orkestrası ile işaretleşti ve orkestra ile kendi sesini aşağı alarak, (tabiri caizse) sahneyi seyirciye bıraktı, başrole onu koydu. Bir noktadan sonra ise orkestra ile bu tür bir haberleşmeye bile gerek kalmadı; şarkı başlıyor, herkes bir ağızdan söylüyordu ve çok sıkı müzisyenlerden oluşan orkestra, kendi elleriyle görünmez kılıyordu kendisini.
Kader oyunu değil bu
''Hayranım Sana'', ''Anlatma Sakın'' ve ''Onlar Yanlış Biliyor'' adlı şarkılar, böyle bir atmosferde söylendi ilk yarıda. Hüzün ya da sükûnet, ilk yarının anahtarıydı ve bu şarkıları söyleyerek-dinleyerek dalıp gitmişlerin ikinci yarıda bütün bir Açıkhava’yı birbirine katarak ayağa fırlayacağını, kim söylese inandırıcı olmazdı.Öyle oldu ama. İlk yarıdaki ‘dore’ kostümünü ‘mavili’ bir başkasıyla değiştirmişti Erçetin, üstelik bu sefer ayakları çıplaktı. ''(Dünyada ölümden başkası) Yalan'' ile açıldı ikinci yarı ve ''Gamsız Hayat'' ile ''Elbette'' gibi büyük, çok büyük hitlerinden sonra rota değiştirdi ve ''Unut Sevme Beni'' ile ''Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlara''a geçti. Erçetin, (Beyaz ve Mirkelam ile birlikte çıktığı) son Fanta turnesi için bambaşka bir repertuvar hazırlamıştı kendisine ve bu repertuvarı, İstanbul’da da (muhtemelen bir iki ufak tefek değişiklik hariç) tekrarlamakta bir sakınca görmemişti. Tülay German’ın da seslendirdiği türkülerimizden olan ''Kızılcıklar Oldu mu?'' ve ''Dere Geliyor Dere'' de vardı bu zengin folk geçmişimizden süzülenlerin arasında, ''Makaram Sarı Bağlar'', ''İndim Havuz Başına'' ve ''Yüksek Yüksek Tepelere'' de. Hatta hatta ''(Bir başkadır benim) Memleketim'', ''İzmir’in Kavakları'' ve ''Yoğurt Koydum Dolaba'' bile vardı...
Belli ki Erçetin, Fanta duraklarına özel bir repertuvar hazırlamış ve bu repertuvar alkışlarla, her daim alkışlarla taltif edilmişti ve bu nedenle de aynı repertuvar İstanbul’da da gönül rahatlığı ile tekrar edilmişti. Zaten, bu repertuvarın genel kabul gördüğü, ''Sallasana Mendilini'' adlı türküye sıra geldiğinde öncesiz sonrasız bir biçimde anlaşıldı. Herkes ama (protokol sıraları dahil) herkes ayaktaydı bu türkü söylenirken; söyleniyor, halay çekiliyor, mendil sallanıyordu.
Sonra hiç kimse oturmadı yerine; başta ak saçlı, kendinden geçmiş mi geçmiş bir teyzecik olmak üzere, kimse oturmadı yerine. Herkes 2000’lerin kraliçesine kulak verdi; onu seyretti-ona eşlik etti. Kim ne derse desin, Candan Erçetin’in ''Çehovyen iyimserliği'' iyi geliyor bize. Başka bir kadın modeli sürdü herkesin önüne; tıpkı Nazan Öncel gibi, kendisine yeten, bir başına ayakta durabilen, durmakla kalmayıp dağları dahi devirebilen bir başka türlü ‘kadın’ ya da ‘model’.
O ve Nazan Öncel, bir gün ''kapı açık, arkanı dön ve çık'', bir gün ''sen iste her şey bayram-seyran olur'' diyenlerin aksine hep ama hep tutarlı oldular. Şarkılarında da, sahnelerinde de. Çok doğru sözlü, çok inandırıcılar ve bu nedenle de, hemen hemen herkes, kendisini onlara ''etim de, kemiğim de sizin'' diye teslim etmekten hiç çekinmiyor. Ne mutlu, sahici ve inandırıcı olanlara.
Ne mutlu (hem sevilen hem seven) Candan Erçetin’e.
GECENİN TAVAN NOKTASI
''Bir dalda iki kiraz, biri al biri beyaz... Sallasana sallasana mendilini, akşam oldu göndersene sevdiğimi'' söylenirken, Açıkhava sallanan mendillere bulandı; kağıt mendiller, kumaş mendillere. Sahneye bakmaktan vazgeçip bu manzaraya dalanlar, bir Fellini (mesela Amarcord) filminin içinde gibi hissettiler kendilerini.
GECENİN TABAN NOKTASI
''Yoğurt koydum dolaba, ellere vayyy...'' türküsü; ne yoğurda gerek vardı, ne de dolaba. Bırakalım bu iş(ler)i hep ama hep İbrahim Tatlıses yapsın.

