Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 08 Ağustos 2007 / Çarşamba  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
"İşte beyaz, sokakta gri, evde siyah Türk olunabilir"

Geçen çarşamba akşamı Norah Jones konserine giden Edibe Sözen:
"İyi bir türkü dinleyicisiyim ama Norah Jones ve Tom Waits'i de severim."


AYLİN VARON

Sultanahmet'i "dünyanın merkezi" olarak görüyor ama toplumsal değişimi anlamak için Derrida okuyor. Türkü dinliyor ama Tom Waits'le ruhunu dinlendiriyor. Kendini değişimci bir muhafazakar olarak tanımlayan AKP Tanıtım ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen, Türkiye'de hiç kimsenin ak ve karalarla kategorize edilemeyeceğini düşünüyor.

Röportaj yeri olarak size Beşiktaş ya da Ortaköy'ü önerdiğimde "Oralar bana uymaz" diyerek Sultanahmet'teki Yeşil Ev'de buluşmak istediniz. Nedir bu Sultanahmet'le bağınız?
Ben insan ve mekan arasında çok güçlü bir ilişki olduğuna inanıyorum. İstanbul'un, hatta dünyanın merkezi olarak kabul ettiğim Sultanahmet'le çok duygusal bir ilişkim var. Üniversite yıllarımdan beri bu mekan beni hem düşündürüyor hem kente bağlı kılıyor hem bir medeniyetin merkezinde olduğumu hissettiriyor.

Sultanahmet'te özellikle vakit geçirmeyi sevdiğiniz yerler var mı?
Yeşil Ev'i, Arkeoloji Müzesi'ni seviyorum. Doçentlik çalışmalarım sırasında sabahları çok erken kalkıp Sultanahmet'e gelirdim. Buradaki küçük duvar kafelerinde çok yoğun çalışmalar yapıyordum. Bir arkadaşım da bazen benimle birlikte gelirdi. Artık öyle bir hal almıştı ki, o gittiğimiz yerlere benim çalıştığım konuların isimlerini veriyordu. Şu kafe "Derrida Kafe", bu kafe "Foucault Kafe" diye. Çünkü o sırada onların yazdıklarını hatmetmeye çalışıyordum.

Hangi bağlamda okuyordunuz bu düşünürleri?
Batı'daki düşünce değişiminin pirleri tabii onlar. Foucault, Derrida, Heidegger, neo-Freudcu Lacan... Bütün bunlar bir paradigmayı yani düşünce kalıplarını dönüştürdüler. Bu da tabii toplumsal değişimi anlamak için önemliydi.

"Bilim siyasetten ayrı bir şey değil"
Gittiğiniz kafelerde toplumsal değişimi tartışıp, oralara Derrida gibi filozofların adını vermeniz bana 19'uncu yüzyıl Paris entelektüellerinin buluştuğu kafelerdeki ortamı hatırlattı. Sultanahmet sizin Paris'iniz miydi?
Öyle denebilir tabii. Zaten bundan yaklaşık 10 sene önce 10-15 kişilik bir arkadaş grubumuz vardı. Sürekli Sultanahmet'e gelir, dünyada yaşanan olaylar ve Türkiye üzerine tartışmalar yapardık. İçimizde sosyologlar, ilahiyatçılar, siyaset bilimciler vardı. Mesela ilahiyat tarihçisi Kürşat Demirci, sosyolog Hüsamettin Arslan, Mustafa Kutlu (hikayeci ve Yeni Şafak yazarı)...

Bu insanlarla dünyada ve Türkiye'de toplumsal değişim tartışmaları yaparken bir gün aktif olarak politikaya gireceğinizi tahayyül ediyor muydunuz?
Biz hep politikayla uğraştık aslında. İlim ya da bilim dünyası siyasetten ayrı bir şey değil. Bilimdeki yeni bir buluş ya da yeni bir söylem, elbetteki siyaseti de etkiliyor. O bakımdan ben zaten siyasetin içindeydim. O zaman da biz muhafazakar siyasetleri temsil ediyorduk.

"Ben değişimci bir muhafazakarım"
İletişim alanında profesörlük, Zaman gazetesi yazarlığı gibi pek çok iş yaptınız. Anadolu Ajansı'nda çalıştınız. "Tayyip Erdoğan'ın 50 adamından biri" ve AKP'nin Tanıtım ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak şu anda kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Ben bir muhafazakarım. Türkiye'deki muhafazakarlık, Batı'daki gibi statükonun tanımlayıcısı değil değişimci bir muhafazakarlık. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın tanımladığı gibi bu "geleceği olan ama kökleri mazide olan" bir muhafazakarlık. Ben de bu tanımın içine giriyorum. Siyasetle uğraşan ama geçmişinde akademisyen olan biri olarak bilimin şüpheyle doğduğuna inanmıyorum. Bilimin bir şeye inanmakla ortaya çıktığına ve gelişme gösterdiğine inanıyorum.

Nasıl bir değişimden yanasınız?
Şu ana uygun, yaşadığımız zaman ve mekanı göz önünde bulunduran bir kültürel değişimden yanayım. Daha bilinçli, daha rasyonel bir toplumun inşasından yanayız ama parçası olduğumuz medeniyete ve onun sembollerine sahip çıkmak niyetindeyiz. Ben kadın meselesine de, ekonomik meselelere de, eğitim meselesine de böyle bakıyorum. İnsan eğitimine bunu aktarmamız lazım. 10 bin yıllık bir medeniyetin çocukları olduğumuzu görmemiz lazım.

"Gürün müftüsünün torunuyum"
Sizi neler şekillendirdi hayatta? Sivas'ta doğdunuz. Nasıl bir aileden geldiniz?
Sivas Gürünlü bir ailenin çocuğuyum. Dedem bir din adamı, müftü. Babam ortaokulu Davutpaşa'da okumuş. Ailemin sürekli İstanbul'la ilişkide olan bir yapısı var. Mesela buradaki sahaflara gittiğimde dedemin ismiyle bilirler beni. Çünkü o esnada kitaplar almış, vermiş.

Nedir dedenizin ismi?
Onu söylemeyeyim.

Neden? Bir tarikata filan mı bağlı?
İleride zamanı gelince söylerim. Ben Gürün müftüsünün torunuyum, şu anda bu bilinse yeter. Amcam Gedikpaşa tüccarlarından. Rahmetli babam ticaretle uğraşırdı. Annem ev kadını. İki kardeşim var. Ben ortancayım. Küçük kardeşim Kültür Bakanlığı'nda çalışıyor. Mehter takımında neyzen aslında. Büyük abim iktisatçı.

İstanbul'a gelişiniz nasıl oluyor?
Ben doğduktan beş ay sonra İstanbul'a gelmişiz. 8 yaşıma kadar Kuzguncuk'taydım. Benim için çok anlamlı bir yer. Farklı kültürlerin var olduğu, çok hoş bir mahalleydi. Ama gayrimüslimlerin çoğu göç etti. Museviler 1967'de İsrail'e, Ermenilerin bir kısmı da Amerika'ya gittiler. Fakat çok renkli bir çocukluk hayatım oldu.

O dönemden enteresan bir anınız var mı?
Mordo isimli bir kurukahvecimiz vardı. Annem beni kahve almaya gönderirdi oraya. Kahve alacağım dediğimde Mordo "100 gram mı istersin 100 kilogram mı?" derdi. Ben hep tereddüt yaşardım. Sonra o bana 100 gram verirdi. "Nasıl biliyor?" derdim hep. Nedense bunu unutmam.

Aileniz muhafazakar mıydı, dindar mıydı?
Normal, muhafazakar, modern bir aile. Halaların, teyzelerin olduğu geleneksel bir aile. O aile yapısını da seviyorum. Ancak ailemin dini hassasiyetlerinden ziyade ben kendi kendime siyasal görüşümü oluşturdum. Bugünkü kullandığımız anlamda bir muhafazakarlıkları yoktu. Kişisel gelişime izin veren, kısıtlamanın olmadığı bir ailem var.

Bir kadın olarak eğitiminize de destek vermişler.
Tabii. Üniversiteyi Marmara'da okudum. Yüksek lisans ve doktoramı İstanbul Üniversitesi'nde yaptım. Bir süre Amerika'ya öğretim görevlisi olarak gittim. Almanya, Hollanda, Avusturya'da çalışmalar yaptım.

"Büyükbabamın evinde bir Adnan Menderes fotoğrafı dururdu"
İstanbul'un eski belediye başkanı, CHP'li Nurettin Sözen'le de akrabasınız. Nedir bağınız?
Onlar babamla amca torunları. İkinci kuşak bir akrabalık. Ben tıp fakültesinde okuduğu dönemden beri biliyorum Nurettin Amca'yı.

Fikirlerinizin farklılığı bir çatışma yaratıyor mu?
Hayır, gayet saygılı bir ilişki. O bizim aile büyüğümüz, bizim için bir rol model. Hâlâ da görüşürüz.

Aynı ailede bu vizyon farkı ilginç...
Bizim ailede her partiden insan vardır. Ailenin çoğu ticaretle uğraştığı için tabii daha liberal bir ortam. Siyasal duyarlılıkların daha fazla olduğu bir ortam. Ama mesela, annemin babasının evinde bir Adnan Menderes fotoğrafı dururdu. Tüm Anadolu evlerinde vardır zaten bu. Yani Demokrat Parti bir "Anadolu zaferi" gibi algılanmıştır. Bu Adnan Menderes resminin gördüğüm her Anadolu evinde olması benim siyasi duyarlılığımı etkilemiştir. İnsanlar adamı evlerine almışlar. Bu önemli.

"İyi bir türkü dinleyicisiyim. Norah Jones ve Tom Waits'i de severim"

Çarşamba gecesi Norah Jones konserindeydiniz. Müzikle aranız nasıl?
Hobiye filan pek vaktim yok. O yüzden beni en rahatlatan şeylerden biri müzik. İyi bir türkü dinleyicisiyim. Ama caz da dinlerim. Norah Jones mesela çok severek dinlediğim bir sanatçı. Çok doğal, sade... Konserin bir yerinde yanındaki vokalist çok güzel bir şekilde ıslık çaldı. Norah Jones izleyiciye dönüp "Ben ıslık çalamıyorum" dedi. Ama konser boyunca gitar çaldı, piyano çaldı, elektrogitar çaldı. Dedim ki "O ıslık dışında her şeyi çalan kadın".

Hem türkü hem caz dinleyen biri olarak başka hangi yabancı müzisyenleri dinliyorsunuz?
Tom Waits'i dinlemekten zevk alırım. Lübnanlı Feyruz'u severim. Bir de Divan diye yeni bir grup var. Edward Said medeniyetler ittifakı çerçevesinde, ölmeden önce onların danışmanlığını yapmıştı. Onlar bütün klasikleri çok güzel çalıyorlar. Onları çok beğeniyorum. İçlerinde her dinden genç var. Onun dışında çok fazla Batı müziği dinlemiyorum.

"Seçim öncesi sosyolog ve psikiyatrlarla görüştük"

AKP'nin medya ve tanıtımdan sorumlu genel başkan yardımcısı olmanız nasıl gerçekleşti?
Tayyip beyi belediye başkanlığından beri tanıyorum. O sırada çıkardıkları İstanbullu dergisinde yazı işlerindeydim. Sonra Amerika'ya gittim. Orada AKP'nin toplumsal cinsiyet politikası konusunda bir çalışma yaptım. 2003'ten beri de AKP'nin reklamlarını yapan Arter Ajans'a da siyasi iletişim danışmanlığı yapıyorum. 2004 yerel seçimlerinin de iletişim danışmanlığını yapmıştım. Sonra da bu göreve geldim.

"Durmak yok, yola devam" sizin fikriniz miydi?
Bizde benim fikrim, senin fikrin diye bir şey yok. Bu sloganları ciddi araştırmalar yaptıktan, Türkiye'nin siyasi ve kültürel haritasını, beklentilerini belirledikten sonra ortak kararla çıkardık. Kitle önünde neyin daha çok kabul göreceğini belirledik. Türkiye bir yan yanalıklar ülkesi. Hem o, hem bu olabiliyorsunuz. Bunu araştırmalarla da belirledik.
Seçimlerden dört-beş ay önce sosyologlarla bir araya geldik. Türkiye'deki sosyolojik hareketlenmeleri ve AKP'nin hangileriyle örtüştüğünü anlamaya çalıştık.

Neler öğrendiniz?
Kavgacı, polemikçi yaklaşımlardan kaçınılması gerektiğini öğrendik. Bir psikiyatrlar toplantısı yaptık. Onlarla korku siyasetinin nasıl aşılacağını konuştuk. Korkunun aşılmasında güven telkininin önemli olduğu ortaya çıktı. Güvene çok ihtiyaç duyan azınlıklar bizi destekledi.

Sonuçta insanlara ne mesaj verdiniz?
Bugüne kadar Türkiye'de hep toplum mühendisliği yapıldı, topluma "Şöyle, böyle olacaksın" dendi. Ve bu toplumun yapısı bozuldu. İnsanlara batılı ol telkini yapıldı, "Başkası ol, modern ol" dendi. Biz "Başkası olma, kendin ol" diyoruz. Tavandan tabana değil, tabandan tavana siyaseti savunuyoruz.

Türkiye'deki beyaz Türkler-siyah Türkler tartışmalarına bakışınız nedir?
Türkiye'deki karmaşa içinde saf bir şeyin ortaya çıkması zor. Bu giriftlikten ne siyah Türk çıkar ne de beyaz Türk. Beyazlaşan Türkler tanımlaması da Türkiye sosyolojisine uygun değil. Bir işadamı ticari karar alırken beyaz, ailesi içerisinde siyah, toplumsal katmanda gri Türk olabilir. Türkiye yelpazenin her ucunda ayrı renkler olan bir toplum. Bunu ak ve kara olarak görmek bu toplumu tanımamaktır.

"Modernleşme salt giyimle ölçülmemeli"

"İmajlar çağı bitti, yaşasın gerçeklik" gibi bir açıklamanız var. Yaptığınız çalışmalar bir imaj-algı yönetimi değil mi peki?
Ben bilimsel olarak imaj çalışmalarına karşı olan bir insanım. Biz gerçeklik siyaseti yapıyoruz. İmaj tabii ki gerçekliğe de işaret eden bir şey ama imajın çok yanlış algılandığını ve kullanıldığını görüyorum Türkiye'de. Sanki imaj gerçekliğin dışında bir şeymiş gibi algılanıyor. Oysa imaj gerçekliğin kendisini yeniden inşa etmek olarak algılanabilir.
Biz görselliğin despotik kullanımından sıyrılıp insani yönünü ortaya çıkarmaya çalıştık. İnsani olanı ölçtük, biçtik. İşittiğimize inanmak daha insani olduğu için siyasi güveni o yönde oluşturmaya çalıştık. O yüzden buna imaj çalışması diyemem.

Ama görsellik de Türkiye'de çok tartışılır hale geldi. Hillary Clinton'un dekoltesi tartışılırken, Emine hanımın Burberry marka tesettür kıyafetleri medyada tam sayfa haber yapılır durumda bugün.
Dünyada şöyle bir trend var. Bireysel hayatların kamusal hayat haline geldiği bir süreci yaşıyoruz. Kimse bu benim özel hayatım diyecek durumda değil. Hele bu siyasette çok açık ve net. O yüzden giyim tarzınızdan konuşma biçiminize her şey çok önemli. Tüketim dünyası da bunda belirleyici. Bugün "Bana neyi tükettiğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" gibi bir durum var. İnsanların dikkati de bu yöne doğru eğriliyor.

Türbana bakışınız?
İnsanların giyim tarzlarına karışılmasından yana değilim. Türban bütün dünyada var. Global bir giyinme biçimi. Örtünmenin farklı bir biçimi sadece. Kamusal alanda da isteyen istediği gibi giyinebilmeli. Türkiye'de modernleşmenin bütün tarihi kadının giyimi üzerinden yapıldı. Modernleşme salt giyime indirgenmemeli. Ayrıca türban da modernliğin bir göstergesi. Nilüfer Göle'nin de dediği gibi türban "modern mahrem" zaten.

Bizimki küresel bir evlilikti

  • "Evlilik hayatım geçen yıl bitti. Eşim Hakan Yavuz Amerika'da çalıştığı için(Utah Ünv. öğretim üyesi) bizimki küresel bir evlilikti. O orada, ben burada olunca yürümedi" diyor.
  • Marlboro Lights sigaraları içiyor ama içki kullanmıyor.
  • Gece hayatı-gündüz hayatı diye bir ayrım yapmıyor. En çok ikindi vaktini seviyor.
  • Röportaja Yves Saint Laurent gözlükler ve Ralph Lauren bir gömlekle geldi.


    PAZAR
    "İşte beyaz, sokakta gri, evde siyah Türk olunabilir"
    Yenilsen de yensen de taraftarın senle!
    "Haluk ile Nazlı'nın aşkını kıskanıyorum"
    Dekoltenin siyaseti olur mu?
    "En çok yoğurdu Türkler yiyor"
    Çocuklar için 15 bin kilometre yol yapacak
    Dünyanın dört bir köşesindeki alternatif tatil cennetleri
    Üç silahşorunu bulan gitarcı
    Fes ve Fas (1)
    Medya tartışması ve Marilyn
    "Aile yedi diyara bölündü, Allah bizi bir tuttu"
    Psikologlar astroloji öğrenmeli
    Bir teftişten notlar
    Japonya'da bir Osmanlı sergisi
    Az ye zinde yaşa
    Kim derdi ki Bülent Ersoy yeni Hülya Avşar olacak





  • Ahmet Turhan Altıner
    Yasemin Çongar
    R. Hakan Kırkoğlu
    Vedat Milor
    İlber Ortaylı
    Taylan Kümeli
    Tuba Akyol

       
    © 2006 Milliyet