|
 |
|
|
SEYİR DEFTERİ
Fes ve Fas (1)
Fas'ın dini merkezlerinden Fes çok eski bir kent, o ölçüde de gururlu. Ama çalım satmıyor, tam tersine alçakgönüllülük taslıyor, camilerle medreselerini, çinili, havuzlu, loş saraylarını yabancılardan gizliyor
NEDİM GÜRSEL
Fes'in söylencelerden değil, tarihsel gerçeklerden kaynaklanan bir kuruluş öyküsü var. Mulay İdris tıpkı bugünkü Fas Kralı VI. Mehmet gibi Hazreti Ali'nin, dolayısıyla peygamberin soyundan geliyordu. Yani bir "şerif"ti. Bu nedenle, Bağdat'ta hüküm süren Abbasi hanedanıyla arası iyi değildi. Sonunda, ölüm tehdidi altında yaşayan ailesiyle birlikte İslam egemenliğindeki toprakları kat edip Berberilerin ülkesine sığındı.
O devirde Müslümanlığı henüz yeni kabul etmiş olan kabileler İdris'i "imam" saydıklarından ona Orta Atlas Dağları'nın kar sularıyla beslenen bir çayın sol kıyısında yer gösterdiler. Burası tepelerle çevrili, suyu ve ağacı bol, korunmaya elverişli bir vadiydi. Mulay İdris IS 789'da, Harun Reşit tarafından zehirlenmeden birkaç yıl önce, ileride Mağrip'in en önemli kentlerinden biri olacak ve ülkeye adını verecek Fes'i, ilk kazmayı vurmak için birbirleriyle yarışan askerlerinin "kazma" anlamına gelen "Fays!" "Fays!" diye haykırışlarına boyun eğmek zorunda kalarak kurdu.
Bugün yalnızca kentin kurucusu değil, imam da değil, bir evliya sayılıyor. Mezarı kandillerin hiç sönmediği, çinilerle süslü bir yatır görünümünde. Orada saçı sakalına karışmış kör dilenciler de gördüm, rüyaya yatan başörtülü genç kadınlar da. Çevre köylerden, belki daha da uzaktan, güneyin vahalarından geldikleri ilk bakışta belli oluyordu. Yoksul, umarsız ve kederliydiler. Kucaklarındaki bebeler de öyle, sıcakta derin uykuya dalmış, bir mucize bekliyor gibiydiler.
Müslümanlığımı kanıtladım
İdris ipekli dokuma ustalarının her yıl onun için yeniledikleri "ksava"yla örtülü sandukasının içinde ebedi uykusunu uyuyordu. Ziyaretçiler itiş kakış geliyor, ortası delik bir bakırdan sandukaya dokunarak evliyanın "baraka"sından nasip alıyorlardı.
Kent rehberinde bir zamanlar bu zaviyeye kanun kaçaklarıyla gariplerin de sığındığını, kimseye hesap vermeden yıllarca İdris'in manevi koruması altında yaşayabildiklerini okumuştum. Şimdiyse yoksulların, kaderin sillesini yemişlerin, bu dünyadan elini ayağını çekmişlerin barınağı olmuştu. Kuşkusuz bir keramet, bir umut bekleyenler de vardı aralarında ama yurt edindikleri zaviyeyle sanki bütünleşmiş, burasını evleri bellemişlerdi.
Gayrimüslimlere yasak olduğundan girişte Müslümanlığımı kanıtlamam gerekti. Görevlileri Türkiye'den geldiğime, Türklerin de Müslüman olduğuna inandıramadım. Sonunda "Kelime-i şahadet" getirerek girebildim içeriye. Bu kez de hemen beni aralarına aldılar, birlikte dua etmemiz için yer gösterdiler. Yıllar önce Keruan'da, sehabeden Ukba'nın camisinde yaptıkları gibi, abdest alıp almadığımı sormadan, içlerinden biriymişim, en az onlar kadar inançlıymışım gibi.
Nedense Mağrip ülkelerinde, sanıyorum eski Fransız sömürgeleri oldukları için, yabancıların kutsal alanlara girmesi yasak. Oysa Maşrek'te yok böyle bir şey, ülkemizde de yok. Dileyen, elbette kurallara uymak koşuluyla, cami ve mescitlere, evliya yatırlarına girebilir. Cumhuriyetten bu yana müze olan tekke ve zaviyelere de. Zaten yasak, ancak kapıdan içeriye göz atabilen yabancıların merakını pekiştiriyor o kadar çünkü görülecek fazla bir şey yok içeride.
Fas'ın siyasi merkezi Rabat, ekonomik merkezi Kazablanka, turistik merkezi elbette Marakeş; Fes ise dinsel ve kültürel bir merkez görünümünde. Gerçekte kalabalık nüfuslu dev metropoller yok Fas'ta, kentler kırsal kesimden fazla göç almadan, gecekondulaşmadan, trafik keşmekeşine ve çevre kirlenmesine kurban gitmeden varlıklarını sürdürebiliyor.
Bunda ekonomik gelişmenin, büyümenin sınırlı kalmasının da payı olsa gerek. Havaalanından kente giderken ana caddenin bayraklarla süslü olması beni şaşırtmadı. Kralın ülkenin tüm kentlerinde olduğu gibi, burada da yüksek duvarlarla çevrili, polis ve askerlerin korumasında bir sarayı var. VI. Mehmet Fes'te olduğu için bayraklar böylesine çok, yollarda trafik bu denli düzenliydi sanıyorum.
Kendini hemen ele vermiyor
Kendisiyle birkaç yıl önce Marakeş'te, babası II. Hasan'ın sağlığında tanışma fırsatını bulmuştum. Merkezi Napoli'de olan Akdeniz Akademisi adına II. Hasan'a vermek istediğimiz ödülü, babası rahatsız olduğundan, velihat prens sıfatıyla o almış, sonra da bize eğlenebileceğimiz bir diskoteğin adresini tarif etmişti. Genç, yakışıklı, oldukça sempatik bir delikanlıydı. Şimdi kral, ülkenin tek egemen gücü olmasa da, meşrutiyet rejiminin ve anayasanın koruyucusu, buradaki yaygın deyimle "Emir-ül müminin", yani inananların hükümdarı. Ve Mulay İdris'in soyundan gelen bir "şerif".
Fes deyince, birçoğumuzun olduğu gibi benim de aklıma fes geliyor. Ancak şapka devrimiyle başımızdan çıkarabildiğimiz bu takkenin simgesel bir anlamı yok burada, dolayısıyla giyim kuşam üzerinde fazla bir etkisi de yok. Dileyen istediğini geçirebiliyor başına, yine de, kolonyal hasır şapkalar sanki daha bir rağbette, celabaların kukuletaları da.
Kent kuruluş yıllarından itibaren, özellikle de ilk başlarda, Mulay İdris'in oğlu II. İdris'in yönetiminde Endülüs ve Keruan'dan epeyce göç almış, kısa zamanda serpilip gelişmiş, kervan yollarının üzerinde önemli bir ticaret merkezi olmuş. Ve tüm Kuzey Afrika kentleri gibi çeşitli hanedanların yönetiminde büyüyüp küçülmüş, iyi günler gördüğü de olmuş, kötü günler de. Kimi zaman yakılıp yıkılmış, kimi zaman gelişip zenginleşmiş; veba da kol gezmiş sokaklarında, mutluluk ve refah da.
Çok eski bir kent Fes, o ölçüde de gururlu. Ne var ki, "Küçük dağları ben yarattım" dercesine çalım satmıyor, tam tersine alçakgönüllülük taslıyor, camilerle medreselerini, çinili, havuzlu, loş saraylarını yabancılardan gizliyor. Öyle hemen ele vermiyor kendini. Fes'in gerçeğine ulaşmak, gizlerinin olmasa da güzelliğinin farkına varmak, ruhuna bir parça nüfuz etmek için zamana ihtiyaç var. Yalnız zamana mı? Sabır da gerekiyor elbet, yavaş yavaş insanlarını tanımalı, onlarla sohbet etmeli, birlikte nane çayı içmelisiniz.
|
|
|

|