İs-te-mi-yo-rum!
Bütün takımlar hızla kirleniyordu, birinciliği Beşiktaş'a verdiler...
Lucescu, Beşiktaş'la sözleşme imzaladığında kulübü üçüncü sayfadan birinci sayfaya çıkaracağını da vaat etmişti. Sayfa sıralamasına pek bir etkisi olmasa da taraftarın gönlünde birinci sıraya yükselecek bir hoca olmayı başardı. Takımı da şampiyon yaparak Beşiktaş taraftarına özlediği sevinci yaşattı. Bu şampiyonluğun ardından yaşananlar ise herkesin malumu. Başkanlık koltuğuna oturan Demirören, Lucescu'nun yapamadığını yaparak Beşiktaş'ı birinci sayfaya taşıdı. Bunu sportif başarılarla elde etmedi kuşkusuz... Sürekli kriz yaratmaktaki ustalığıyla Beşiktaş'ı gündemin birinci sırasına yerleştirdi. Sezonun başlamasına birkaç gün kala, nedense kombineler satıldıktan sonra, Sinan Engin'i menajerliğe getirmesiyle yeni bir krizin fitilini ateşleyen Demirören bunu yaparken neyi düşündü bilemiyorum; ama 104 yıllık Beşiktaş kulübünü cümle aleme rezil etmekte bir sakınca görmedi.
Genel menajerliğe getirilen Sinan Engin'in günahlarını yazarak sayfamı heba etmek istemiyorum. Fakat gelişiyle birlikte oluşan tabloya göz atmak kaçınılmaz. Engin'in Beşiktaş futbol takımının başında çıktığı her maç bir kara gündür. Bu kişisel bir görüş değildir. Bu halkın vicdanında, binlerce yıllık ahlaki kültürde de böyledir.
Enginler hep olacak!
Sinan Engin'in gelişini destekleyenlerin varlığı da kuşkusuz bir gerçekliktir. Benim derdim Sinan Engin'le değil. Onlar hep vardı ve var olacaklar. Futbol dünyasında çok daha vahim olaylar gördük, göreceğiz de; ama Sinan Engin adı bu kirlenmenin, futbola bulaşan mafya ilişkilerinin ayyuka çıkmış halidir. Artık açıkça meydan okumadır. İspatı da ilk lig maçında protesto edilmesine karşı takındığı tutumdur...Bay Engin isterse 150 tane hoş geldin pankartı astırırmış. Bay Engin gene el atından iş yaptıracağının mesajlarını veriyor. İnsanların ona tepki duyacağına inanmak istemiyor. İnansa bile anlamıyor. Anladığında ise tehdit ediyor. O zaman tribünlerle nasıl bir ilişkisi olduğunu da anlatmalı Bay Engin. Kimleri nasıl satın alabiliyor bir anlatsın da cahil aklımız aydınlansın. Belki takımın başındaki hocalara karşı yaptığı kulisleri de kaçırır ağzından... Belki anlatır da öğreniriz. Dünyada Tigana'nın renginde hoca kalmadığını dem vuran bir anlayış muhakkak ki gücünü kirlenmişliğin zirvede yer almasından alıyor. Sırtını çamurdan bir zirveye dayıyor...
Sinan Engin'in göreve getirildiği günden itibaren taraftarlar arasında bir kriz patladı. Gelişine karşı olanlar ve destekleyenler. Destekleyenlerin belli bir jargonu var. Onlar artık başarı istiyor ve geçmişteki her günahı affediyor. Öyleyse geçtiğimiz yıl Tottenham maçında bembeyaz gelmenin sebebi neydi? Hani herkes kirlenmişti ve o tribünler buna bulaşmamakla övünüyordu. Tribünler Optik Mehmet'in yası için siyah giyindiğinde göreve geldi Genel Menajer. O gidene kadar da beyazdan dem vurmamalı bu gelişi destekleyenler. Çünkü o gün, sadece Beşiktaşlılar için değil Türkiye'de futbolu aşkla sevenlerin kara günüdür.
Bu ne pişkinlik!
Sinan Engin adı bir semboldür. Yasalardan vicdanlara kadar doğru bilinen şeyin savunulduğu değerlerin karşısına konulan bir sembol. Bunun için karşısına çıkmak gerekir. Hatta kaybedeceğimizi bilsek bile karşısında dimdik durmak gerekir. Yoksa Beşiktaşlıların mabedindeki "Sevinmek İçin Sevmedik" pankartı sandığa gömülmelidir. "Son Barikat" pankartı da özenle katlanıp kaldırılmalıdır.Kızgınlığım Sinan Engin'e değildir. Mesele kişisel de değildir. Ama bu kadar aleni olup-biten şeylerin odağındaki bir isim, hiçbir şey olmamış gibi eski görevine dönüyorsa ya öfkelenecek ya da umutsuzlaşacağızdır. Ben öfkelenmeyi seçiyorum. Biliyorum ki yalnız değilim.
Genel menajer kendisini istemeyenleri Beşiktaşlı olmamakla itham etmiş. Bu ne ben merkezcilik, kendini bilmemektir böyle... Birilerinin sevgisini, inancını sorgulamak kimseye düşmez. Hele bir menajere asla!
Son sözüm de Beşiktaş'ın rakiplerini destekleyen taraftarlara. Olan bitene bakıp kıs kıs gülmek değil doğru olan. Belki de en çok siz tepki göstermelisiniz. En çok siz kızmalısınız buna. Öyle ya, kim ister ki ezeli bir rakibin beyazının kirlenmesini...
Yeni sezon eski alışkanlıklar
Yeni bir yıl geldiğinde alışkanlıktır, mutluluk ve barış dilenir. Sanki bir gece önceki savaşlar takvim döndüğünde bitecekmiş gibi; ama adettendir söylenir. Yeni bir sezon başlarken de yazılıp durulur. Her şeyin bambaşka olacağı bir sezon dilenir. Hiç olmadı, sanırım olmayacak da. Sezonun ilk maçında Trabzon seyircisi galip götürdüğü bir maçın bitimine saniyeler kala sahaya iniyorsa ilerleyen haftalar için diz çöküp dua emekten başka yol kalmıyor galiba.
Yeni sezonun ilk maçı da benzer nitelikler taşıyordu. Geçen yıldan takip ettiğimiz Büyükşehir şampiyonla ligin açılışını yaparken ben de Olimpiyat'ta yerimi aldım. Bir günden diğerine taraftar kazanacak hali yok; ama gene de Büyükşehir'i destekleyenlerin bir avuç futbolcu yakınından ötesi olacağını ummak isterim. Ligin açılış maçından birkaç not tuttum:
Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'nde giyeceği turkuvaz formayı ligin ilk maçında giydi. Karşı çıkan Fenerbahçeli yazarları biliyorum ama değinmeden geçemeyeceğim, kim düşünmüşse iyi düşünmüş. Gerçekten güzel bir forma. Gerçi içindekiler hakkını veremedi o ayrı mesele...
Fenerbahçe taraftarı lige kaldığı yerden devam ediyor. Zico, Deivid ve Deniz hala yuhalamaların odağında. Sanki geçen sezon şampiyon olunmamış gibi öfkeli ve umutsuzlar...
Fenerbahçe'nin yeni yıl hediyesi Carlos ise gözbebekleri, bir metre yakınındaki oyuncuya attığı pası dahi alkışlıyorlar. Gerçi ikinci golden soran kesildi bu alkışlar ama gene de düşünmeden edemedim: Pazarlama politikası ve getirisi böyle bir şey olsa gerek. Roberto Carlos 15 dakika kadar sorunların üstünü örtmeye yetti de arttı bile...
Olmpiyat Stadı yine soğuk, hala soğuk. Sanırım şehrin o kısmı mevsim değişikliklerinden ve küresel ısınmadan etkilenmiyor. Sanırım önümüzdeki yıllarda bu bölge büyük bir önem kazanacak...
Abdullah Avcı kaldığı yerden devam ediyor. Geçen sezon bir alt ligde İstanbul'u 2-0 yenip süper lige çıkmışlardı. Yine bir İstanbul takımını; ama bu kez şampiyonu aynı skorla devirdiler. Ne diyelim, yolu da bahtı da açık olsun...
Öyle deme ama!
Eğer Tanrı'nın lütfü şans melekleri yanında olursa, işte o zaman Fener umduğunu bulur, Şampiyonlar Ligi yoluna devam eder. Eğer şans yanında olmazsa o zaman da daha önceki gibi Avrupa'da nal toplamaya devam eder.
(Ziya Şengül – Star)
Ali Bilgin'i tanıyalım:
ANTALYASPOR'daki dostları Ali'yi Sağlam arkadaş diye tanımlarlar. Balık yemeğe bayılır. Baba'dan Trabzonlu ya... Onu küfür ederken yakalayan hiç olmadı. Ya da ağzından küfür işitene hiç rastlanmadı. Fırsat buldukça kitap okur.
(Korkut Göze - Hürriyet)
Bilgi için teşekkürler Karaman!
Ertem Şener: Sayın Karaman, Anderlecht'i değerlendirir misiniz?
Hikmet Karaman: Belçika'nın önemli takımlarından biri!
(Lige Doğru - Star)
Gökhan Gönül'ü tanıyalım 1:
Yetenekli ve farklı bir yıldız adayı. Bekar iken özgürlüğünü sonuna dek kullanırdı.
Evlendi ve uslandı.
(Korkut Göze - Hürriyet)
Hayırlı olsun, geliriz efendim!
Görülen lüzum üzerine Salı ve Perşembe günleri, saat 13.40-15.00 arası her hafta Radiospor'dayım. Israrlı teklifleri kıramadım.
Gönlümdeki renkleri gökkuşağına çevirdim; Muhabbete beklerim efendim...
(Osman Tanburacı - Yeni Şafak)
Bouzid'i tanıyalım 2:
Boş zaman yakaladı mı, hemen tenis kortuna koşar. Kortlarda raket sallamak Bouzid'e ayrı bir keyif verir. Söylediği gibi, tenis oynarken tüm sıkıntılarından kurtulur. Bouzid, Almanya'daki futbol yaşamında ilk ve tek golünü bir sezon oynadığı Union Berlin'de attı.
(Korkut Göze - Hürriyet)
Nasıl yani?
ÜLKE olarak Moldova, takım olarak Şerif; dünya futbolunun güneşte kurutulmuşunun buzlu camda görünüşü bir konumda...
(Ali Sami Alkış – Star)
Sen ağlama Abi!
Taner Aşkın'la bir saati geçen telefon konuşması yaptım. Bana ağlayarak anlattı. En sonunda da benim gözlerim yaşardı.
(Turgay Şeren - Akşam)
yakantop@gmail.com

Cafe
