
Sami KOHEN
Yorum
Akdeniz'de Ege-vari kriz...
KIBRIS Rum Yönetimi, avantajlı uluslararası pozisyonundan yararlanarak adanın etrafındaki sularda -yani Doğu Akdeniz'de- petrol ve doğalgaz arama faaliyetine mutlaka girişecek mi?
Dünkü yazımızda belirttiğimiz gibi, 16 Ağustos -yani yarın- bu soruyu öne çıkaracak kritik bir tarih...
Lefkoşa'dan gelen haberler, Papadopulos yönetiminin, açtığı uluslararası ihaleye katılan şirketlere yarından itibaren arama ruhsatı vermeye başlayacağı yönünde. Nitekim son günlerde Dışişleri Bakanı Eroto Markulli başta olmak üzere birçok Rum yetkili, Türkiye'nin uyarılarına rağmen, bu konudaki egemenlik haklarını kullanmaya kararlı olduklarını açıkça beyan etti.
Rumlar, devlet olarak tanınmaktan ve bu sıfatla uluslararası hukuka uygun egemenlik haklarını kullanıyor görünmekten cesaret alıyorlar.
Onları cesaretlendiren diğer bir husus da, uluslararası enerji sektöründeki şirketlerin kendileriyle işbirliği yapmaları, ayrıca birçok devletin de onları haklı görmesi ve desteklemesidir.
Son olarak AB Komisyonu Sözcüsü Pietro Petrucii'nin demeci de onları yüreklendirdi. Sözcüye göre, "Kıbrıs Cumhuriyeti uluslararası anlaşmalar yapma konusunda tamamen egemendir ve bunların geçerliliği tartışılamaz"...
Dünya farklı bakıyor
Türkiye ve Kıbrıs Türkleri buna şiddetle itiraz ediyor. Türk görüşüne göre, Papadopulos rejiminin tek taraflı bir kararla Doğu Akdeniz'de petrol ve gaz kaynakları arama ve işletme faaliyetine girişmeye hakkı yok. Çünkü Rum hükümeti, bölünmüş adanın tümünü değil, sadece Rum kesimini temsil ediyor. Meşru olmayan bir yönetimin yaptığı anlaşmalar da geçerli sayılmamalı...
Açık konuşmak gerekirse, bu tez uluslararası platformda kabul görmüyor. Görseydi, adanın "yarısı" Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınmazdı.
Bu nedenle Papadopulos hükümetiyle bu petrol işinde anlaşan devletlerin veya şirketlerin, şimdi bu anlaşmalarını geçersiz ilan etmelerini beklememek lazım...
Türk tarafının belki daha etkileyici başka bir argümanı var: Rum hükümeti, bu girişimlerinde Türk tarafı yokmuş gibi hareket etmiş, adadaki Türklerle görüşmemiştir. Nitekim eski bakanlardan Nikos Rollandis daha geçen ekim ayında yazdığı bir makalede, bu işe girişilmeden mutlaka Türk tarafı ile istişare edilmesini istemiş, hatta çözüm (yani birleşme) gerçekleşinceye kadar, petrol veya gaz gelirlerinin özel bir ortak Fon'a (escrow account) yatırılmasını önermişti...
Türkiye devrede
Papadopulos hükümetinin tek başına hareket etmesi karşısında, Ankara da "karşı eylem"e geçme durumunda kaldı.
Türkiye'nin stratejisi üç amaca yönelik:
Birincisi, hukuk alanında Rumların girişimini engellemek, bunun için uluslararası topluluğa yapılan işin yasal olmadığını anlatmak, ilgili devlet ve şirketleri devreden çıkmaya sevk etmek...
İkincisi, Türkiye'nin de bölgede kıta sahanlığı hakkı olduğunu ve aynı türden araştırmalara girişeceğini ilan etmek. (Nitekim, son olarak TPAO'ya aynı koordinatlar içinde arama ruhsatı verilmiştir)...
Üçüncüsü de, Rumların uyarılara uymaması halinde bunun güç kullanılarak engelleneceğini ilan etmek.
Birinci amaçta başarı şansı fazla görünmüyor. İkincisi gerçekleştirilebilir tabii. Ama bunun da hukuken ne kadar kabul göreceği tartışılır. Tıpkı Ege'dekine benzer bir uyuşmazlık ortaya çıkacaktır. Ve bu, gene Ege'de olduğu gibi, tarafları bir sıcak çatışmanın eşiğine getirebilecektir.
Ege'deki uyuşmazlık, Ankara ile Atina arasındaki diyalog sayesinde en azından dondurulabildi. Kıbrıs'ta ise diyalog da yok...
skohen@milliyet.com.tr

Cafe