|
 |
|
|
Afiyet olsun...
Satır Arası / Deniz Sipahi
İçişleri Bakanımız Osman Güneş, ''Bana bir risotto...'' deyince büyükçe masanın etrafında oturanlar biraz nezaketten, biraz mecburiyetten ''Bize de...'' demişler.
Risotto gelmiş; tadına bakılmış.
Zaten acıkılmış, risottonun tadı da güzel, nefes alınmadan yenmeye başlanmış.
Ta ki Bakan’ın ''Muhteşem olmuş, şunun bir tarifini alsak'' diyene kadar, otelin sahibi hemen şefi kapmış getirmiş.
Bakan Bey, önce teşekkür etmiş sonra da ''Nasıl yaptın usta bunu...'' diye sormuş.
Otelin aşçısı başlamış anlatmaya...
''Efendim, et ve sebzeleri birlikte kaynatıyorsunuz. Kaynayan etin ve sebze suyunun içine yarım kadeh kadar şarap ekliyorsunuz...''
''Sonra da...''
* * *
Şarabı duyan bakan, bozulmuş, renkten renge girmiş.
Daha bir dakika önce risotto için ''Muhteşem...'' demiş.
Şimdi ne yapacak, nasıl lafı değiştirecek.
Bürokratlar bakanın gözlerinin içine bakıyor.
Başlamış bağırmaya...
''Utanmıyor musunuz, bana alkollü yemek verdiniz. Bu ne rezalettir. Durduk yerde bana haram yedirdiniz...''
Bakan haklı...
* * *
Yapsanıza kardeşim Türk usulü bir pilav...
Ta 15’inci Yüzyıl’da saraya sokmuş pilavı Fatih Sultan Mehmet...
Sade pilavın dışında sebzelisini, etlisini ve tavuklusunu da yaptırtmış.
Ya da et susuz, önce bol duru suda kaynatılıp sonra demlendirilmiş bir köse pilavı ya da süzme pilav... Gereği kadar suya, tereyağında çevrilip ya da çevrilmeden duru suda pişirilmiş sade pilav...
Sade pilav sevmiyorsanız; bu durumu kurtaran zeytinyağında pişirilmiş patlıcan ya da enginarı ekleyip servis edilen pilav...
Belki de etli pişen Özbek pilavı...
Yumurtalı pilav ise et sulu pişiyor.
Domatesli pilav da kuşkusuz bir alışkanlık olarak et suyu ile yapılıyor.
Pirinç ve pilavla yaşanan sıkı fıkılığı Tancalı Seyyah İbni Battuda ilk dile getirmiş.
Hem de 13’üncü Yüzyıl’da...
Anadolu’da daha beylikler döneminde iken buralara yolu düşen seyyaha yolluk olarak pirinç ile tereyağı verilmesi Battuda’nın ''Türklerin adeti böyledir'' gibi bir ibare düşmesine yol açmış ünlü seyahatnamesinde.
16. Yüzyıl’da Türklere esir düşen İspanyol Pedro ise hatıralarında ''Her gün yedikleri pilav denilen bir pirinç yemeğidir; koyun etinden et suyu ve inek yağı ile pişer sulu değildir, tane tanedir. Pilava ufacık İskenderiye üzümü de karıştırdıkları olur'' demiştir.
Bu kadar geniş pilav kültürü olarak bir coğrafyada size mi kalmış risotto yapmak, menüye sokmak.
Risotto Milano’da yenir, Denizli’de değil.
Neden ''gerici'' olmaya karar verdim?
Yanlış okumadınız. Türkiye’nin bugünkü durumunu 1938 yılı ile karşılaştırdım ve ''gerici'' olmayı seçtim. 1938’de koşullar nasıl mıydı?
Cumhuriyetin ilk yıllarında yüzde 78 olan yabancı bankaların toplam mevduat payı yüzde 22’ye düşmüş, altın ve döviz stokları hızla artmıştı.
14 yıldır bütçe denkti veya fazla veriyordu. 7 yıldır dışsatım dışalımdan fazlaydı.
Tarım devrimi gerçekleşmiş, hayvancılık hızla gelişmiş, köylünün vergi yükü düşürülmüş, ucuz krediler sağlanmıştı.
Ezan Türkçe’ydi. İnsanlar dinlerini herhangi bir aracı olmaksızın kendi dillerinde öğrenmeye özendiriliyordu. Tarikatlar ortadan kaybolmuş, dini eğitim veren okullar kapatılarak, eğitimde birlik sağlanmıştı. Yetersiz öğretmen sorunu Atatürk’ün dahiyane planı ile aşılmıştı. Askerliğini onbaşı olarak yapan yetenekli gençler toplanarak kısa sürede eğitilmiş, İsmail Hakkı Tonguç yönetiminde bu kadronun yetiştirdikleri Türkiye’nin köylerine bilimin ışığını yaymaya başlamışlardı. Yurt dışından getirtilen bilim adamlarının katkısıyla üniversite reformu gerçekleştirilmişti, artık ulemaya danışılmıyordu.
* * *
1923 yılından itibaren 3 bin 38 kilometre demiryolu hattı yapılmıştı. Trenin önüne ''hızlı'' kelimesi eklendiğinde devrileceği biliniyordu.
Yabancılarda olan kabotaj (Türk limanları arasında yük ve yolcu taşıma) hakkı 1926’da ulusallaştırılmıştı. 1925’te Kayseri Tayyare Fabrikası kurulmuştu; apronda deve kesilmiyordu.
Koruyucu hekimlik ön plandaydı. Çiçek, tifo, kolera ve kuduz aşıları Türkiye’de üretiliyordu; ayrıca sıtma, trahom, verem, frengi gibi enfeksiyonlarla savaşta önemli aşamalar kaydedilmişti. 1936’da tamamlanan Çubuk Barajı sayesinde Ankara’da çeşmelerden bol bol su akıyordu. Sanatın içine tükürülmüyor, sanatçılar baş tacı ediliyordu.
* * *
Sonra neler mi oldu? 11 Kasım 1938’de Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü’nün görevlendirdiği Celal Bayar’ın kurduğu hükümette devrimlerin en önde uygulayıcıları Şükrü Kaya ve Tevfik Rüştü Aras; 1939 seçimlerinde ise Atatürk’ün devrimci milletvekili kadrosu tırpanlandı. 1947’de İsmail Hakkı Tonguç görevden alındı, köy enstitülerinde kültür-sanat eğitimlerine son verildi, kız ve erkeklerin binaları ayrıldı.
Atatürkçülükten geri dönüş süreci 1950’de Demokrat Parti iktidarında hızlandı. Ezan’ın Arapça okunması yasağı kaldırıldı, okullara din dersi konuldu. 1954’te laiklikten uzaklaştığı gerekçesiyle Millet Partisi kapatıldı, devlet tekelini kaldıran petrol yasası çıkarıldı, köy enstitüleri kapatıldı.
Demokrasi savunuculuğuyla iktidar olan DP özgürlükleri kısıtladı, hükümeti eleştiren gazetelere ağır cezalar ve sansür uygulandı. 1957’de DP yüzde 47.7 oyla üçüncü kez iktidar oldu.
Öğrenci olaylarının ardından DP hükümeti 1960 askeri darbesiyle devrildi. (Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar 1923-2005, Umay Yayınları)
* * *
1960 darbesine yol açan olaylar keşke yaşanmasaydı diyorum. İleriye gidebilmek için 1923-1938 arasındaki düşünce ve eylem yapısına dönmemiz gerektiğinin bilincindeyim.
''İlerici'' geçinenleri inceledim. Evet, ben bir gericiyim!
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)
dsipahi@milliyet.com.tr
|
|
|

|