
Çetin ALTAN
Şeytanın gör dediği
Akıl akıl, gel siyasete takıl
Sanki olup bitenlere öfkelenmişçesine büsbütün azgınlaşan bir ağustos sıcağında; içinden denizin de geçtiği İstanbul'un eski esintilerini kesen blok blok beton binalarla birlikte, asfaltlar da devasa birer fırın kapağına dönünce; termometreler de, 34-35 dereceye doğru yükseliveriyor.
***
Cumhurbaşkanlığı seçimi için TBMM'de başlayan turlar üstüne yapılan yorumlardan, ter içinde kalmış gömleklerine pek de bir çare bulamayanlardan bazıları; Beykoz İskelesi'nin yanındaki rıhtımlarda sıralanmış lokanta masalarına atıyorlar kapağı.
Oh Boğaz, canım Boğaz ve azgınlaşmış ağustos sıcağına inat, püfür püfür esen bir Boğaz rüzgârı.
***
Türkiye'nin siyasal durumu mu, genel durumu mu, gerçek durumumu; bilemiyorum ki satırlarda hangisi üstünde odaklaşmak; 50 yıl sonra da kazara bir göz atıldığında, kimseyi güldürmeyecek bir içtenlikle perçinleşir?
***
Türkiye'nin durumu...
Doğrusu bu durumu, Jacques Prevert'in 60 yıl önce yazdığı bir şiir, çok güzel özetliyor.
İşte Vedat Üretürk'ün çevirisiyle "Bildirim" adlı o şiir:
Kimi kapı demiş açmış
Kimi kapı demiş örtmüş
Kimi koltuk demiş çökmüş
Kimi kedi demiş sevmiş
Kimi meyve demiş yemiş
Kimi mektup demiş yutmuş
Kimi koltuk demiş kırmış
Kimi kapı demiş açmış
Kimi yol demiş geçmiş
Kimi orman demiş koşmuş
Kimi nehirde boğulmuş
Kimi hastanede ölmüş
***
Başbakanlık'la Dışişleri Bakanlığı'nın değilse de, Çankaya'nın alafranga imajına gölge düşüreceğinden kaygılanan türban sorunu; neyse ki modacılar sayesinde bir çözüme ulaşacak gibiymiş en sonunda.
***
Kimse pek kurcalamıyor ama, ola ki böyle bir çözümde İncirlik askeri hava üssüne şimdiye dek inip kalkmış uçakların ne taşıdığını ve ne işe yaradığını en iyi bilenlerin de parmağı vardır.
Çünkü onlar, bundan sonra da aynı üsse inip kalkacak uçakların ne taşıyacağını ve ne işe yarayacağını en iyi bilenler...
Yazılarını ışıklı bir ibrişimle ören Yasemin Çongar'ın kulakları çınlasın.
* * *
TBMM'de cumhurbaşkanlığı seçimi için 2'nci tur öbür gün...
Cumhuriyet'in; sanki çadır, yahut turşu, yahut saat kurarmış gibi kurulmuş olduğu izlenimini yaratan, "şöyle mi kuruldu, böyle mi kuruldu" tartışmaları; Latife Hanım'ın fotoğraflarına kadar uzanarak süre dursun.
***
Pazartesi günkü Milliyet'in ilk sayfasında hem yakın tarihle, hem uzak tarihle övünüp durmaları kirli bir kâğıt gibi buruşturuveren, özenilerek atılmış bir başlık vardı:
"O kadınlar ki zaten yoktular!"
Haber şöyle başlıyordu:
"Kamyon kasasına doluşarak gittikleri tarlada tam 10 saat çalışıp 7 YTL alıyorlar ve 1 YTL'yi aracıya veriyorlar. Tarla sahipleri ucuz işgücü diye kadınları tercih ediyor. Kocalar evde oturuyor. İşte, sadece ölümlü kazalarda gündeme gelen tarım işçisi kadınların dramı..."
***
Kamyon kasalarına doluşarak gittikleri tarlalarda -1 YTL'sini de aracıya vererek- 7 YTL'ye tam 10 saat çalışan kadınların başlarının örtülü olması; Cumhuriyet rejiminin "laiklik" ilkesine aykırı mıydı, değil miydi bilmiyoruz ama; o kadınların çektikleri çile ve cefaları şiirle, yazıyla, resimle, türküyle anlatmaya kalkmak, TCK'nın 142'nci maddesine aykırıydı ve cezası da 7.5 yıl cezaeviydi.
***
Ayrıca tüm o kadınlarla birlikte ezilen ve hor görülen yığınlar "kara kalabalık" olarak adlandırılır ve Hazine'den geçinmeli makam sahipleri de, "çağdaş ve ilerici" olarak vitrinlenirdi.
***
Politika bir yanda, toplumsal gerçek bir yanda, bilim bir yanda...
21. yüzyıl ise, böylesine ipliği kopmuş bir tespihe benzeyen bir "gelişmemiş"likten anlayacağa hiç benzemiyor.
***
İşte pazartesi günkü Vatan'da Okay Gönensin'in "Dünyanın geleceği ve biz" başlıklı yazısından bir parça:
"Susuzluk konusunda ve deprem konusunda yapılabilecek olanların hiçbirini yapmamış olduğumuzu görmedikçe gelecek kuşaklara bir ülke bile bırakamayacağımızı da anlamış değiliz.
Susuz bir ülkede, yıkılmış bir ülkede, ekonomisi bitmiş bir ülkede bugün atılan nutukların hiçbirinin bir anlamı kalmayacak, 'Bir Türk dünyaya bedel' de olmayacak, sadece dünyanın yardımını bekleyen bir topluluk halinde kalacağız.
Kadınların türban ya da mayo giymesinin de bir anlamı kalmayacak. Susuz bir ülkede, yıkılmış bir ülkede ne yaptığımızı bile anlayamayacağız."
***
34 bin kilometrekarelik bir ülkeyle, 16 milyonluk bir nüfusa sahip Hollanda'nın; 280 milyar dolarlık ihracatı içinde, salt tarım ihracatının 60 milyar dolar olduğunu belirten Mehmet Altan'dan da, haydi küçük bir alıntı yapalım:
"Yüzölçümü Türkiye'den 25 kez daha küçük...
Nüfusu Türkiye'nin neredeyse beşte biri...
Tarımda çalışan nüfus Türkiye'dekinden 10 kat daha az...
...Ama...
Tarım ihracatı Türkiye'dekinin 12 katı."
***
Bütün bu yazılıp çizilenlerle ilgilenenler de, o kadar az ki...
Genellikle genç meslektaşlarda da aynı vurdumduymazlığa sık rastlıyorum, çağdaş görünümlü genç hanımlarda da...
***
Kalamış'ta yere doğru uzanmış, 2 felçli ayağını sürüye sürüye 2 kısacık koltuk değneğiyle sürünerek dilenmeye çalışan sakallı ihtiyarcık mı ilgilenecek, cumhurbaşkanlığı seçiminin öbür günkü 2'nci tur oylamasıyla; yoksa Beylerbeyi İskelesi'nin rıhtımlarındaki masalara oturmuş püfür püfür rüzgârda, bir bira servisinin bile yasaklı olduğunu duyduklarında şaşıranlar mı; vallahi bilemiyorum.
c.altan@prizma.net.tr

Cafe