Örtünün örtemediği arzu: Özgürlük
gonal@milliyet.com.tr
İngiliz The Economist dergisi, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı adaylığının nisan ayında krize neden olduğu anımsatarak, yeniden aday olmasını ''Kaçınılmaz bir deja-vu'' olarak nitelendirdi. ''Deja-vu'' olgusu, içine düştüğümüz kısır döngüyü, arada geçen sürede bir şeylerin başarılamamış olduğunu gösteren bir ''tekrarlama'' durumu. Korkarak engellemeye çalıştığımız durumun içine yeniden sokar bizi. Ancak, bir türlü göremediğimiz çözümün de, ''dönüşüm'' potansiyelini içeren bu durumun içinde olduğunu anlatır.
Eşi türbanlı olan Gül, nisanda aday oldu, seçilemedi. Bu süreçte, kadınların öncülüğünde yapılan cumhuriyet mitingleri çok görkemliydi. Büyük ölçüde dişil enerji içeren bu el ele ruhsallık, ülkede de dünyada da yankı yaptı.
Ardından seçim oldu ancak bu mitingleri yapanların beklemediği bir şekilde sonuçlandı. Gül bu kez, cumhurbaşkanlığı önlenemez bir şekilde ikinci kez aday oldu. Gerçekten bir deja-vu.
Arada ne değişti peki?
13 Mayıs 2007, resmi tarihimize geçmeyecek ama ''kadının örtüsü'' üzerinden yıllardır süren tartışmaların yol açtığı kutuplaşmanın ''kırılıp'', sürecin tersine döndüğü gündü bence. O gün İzmir’in ''Gündoğdu'' meydanında yapılan Cumhuriyet mitinginde, sihirli bir zaman dilimi yaşandı...
''Ötekiler''i, Atatürk’ün ülkemizin geleceğine ilişkin hayalinin dışında bırakan sloganların atıldığı sırada, Zülfü Livaneli ''Ey Özgürlük''ü söylemeye başladı. Şarkıya eşlik eden çoğu kadın yüz binlerce insanın elleri ''Ey Özgürlük'' diye gökyüzüne uzandı.
Bence o mitinglerin asıl etkisi o birkaç dakikada oldu. Ön yargıların ve endişelerin bir an için unutulduğu o şarkı süresi boyunca, inanıyorum ki, televizyonlarından bu görüntüleri izleyen milyonlarca insanın, izlemiyorlarsa bile bu sinerjiyi bir şekilde hisseden herkesin kalbi, ''özgürlük'' dileğinde buluştu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, adım adım Köşk’e çıkan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de, ''örtülü kadın''ın desteğiyle gelebilecekleri sınıra dayandıklarını, bu yerler devletin zirveleri olsa da daha ''ilerisi'' olduğunu biliyorlar.
Bu sınırı aşmanın da, Türkiye’yi uygar dünyanın saygın bir üyesi yapmanın da, tüm ülkenin ''Başbakanı ve ''Cumhurbaşkanı'' olmanın da yolunun, o meydanları dolduran ve özgürlüklerini ilan eden ''öteki'' kadınların desteğini de arkalarına almalarından geçtiğini gördüler bence o gün...
Özgürlüğümüzün ‘küresel’ etkisi
Türkiye’nin gerçek anlamda itici gücünün kadınlar olduğunu, bu ülkedeki kadınların özgürlüğünün küresel bir etkisi bulunduğu gören bir erkek daha var. ''Küresel Isınmanın Etkileri'' konulu bir seminer vermek için Haziran 2007’de İstanbul’a gelen eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore’un şu sözleri çok çarpıcıydı:
''Küresel iklim değişikliği felâketini durdurmak mümkün. Faşizmle mücadele ettik. Kölelik kaldırıldı. Türkiye’de insanlık tarihinin en önemli adımlarından biri atıldı. Atatürk, kadınlara seçme ve seçilme hakkı vererek onlara özgürlüğünü sundu. Ay’a bile çıktık. İstersek ilerlememiz mümkün.''
Demokratik ve Müslüman bir toplumdaki kadınların özgürlüğü, insanlık için gerçekten çok büyük bir adım... O nedenle bütün gözler üzerimizde...
Soğuk zirvede kadın enerjisi
Kadının ''örtüsü'' üzerinden ortaya atılan fikirler, varlığı diğerine bağlı olan iki karşıt grup tarafından zirveye taşındı. Bunu yaparken daha çok, ''doğru''yu kıyaslama yoluyla, mantık yürüterek arayan zincirleme zekamızı, yani ''eril'' enerjimizi kullandık.
Fikirlerimizi üretirken, zıddımızla olan farklılığımızdan yararlandık. Konuya ''sezgisel akıl'' ve ''hoşgörü'' ile yaklaşan ''dişil'' enerjimizde, bu kutuplaşmayı bir denge noktasına taşıyacağımız ''derleniş'' ve ''dönüşüm'' sürecine giriyoruz.
Devletin zirvesindeki erkeklerin tokalaşırken birbirlerinin gözlerine bakamadıkları bu ortamda, kilit yerde bulunan çok sayıda kadın bu dönüşüm sürecinde etkin bir rol oynayacak Ya da sezgilerine açık olan erkekler...
Kiminin ''globalleşme'' dediği, kiminin ''küreselleşme'' diye bildiği, benim ''büyük birleşme'' olarak gördüğüm amaçlanan varış noktasına, kendi yolumuzdan adım adım ilerliyoruz. Yaşamlarımızın eş ritmlere oturacağı bir denge noktasında, Müslüman bir toplumda kadının özgür yaşadığı ''evrensel doğru''yu birlikte bulacağız.
Bizi rahatsız eden ''öteki''nin varlığına ''tahammül etme'' durumundan, aslında karşılıklı hoşgörüsüzlüğümüzün yarattığı zıddımızı anlayıp, birbirimizi ''kabul etme''ye geçtikçe, kendimizi de kabul edeceğiz.
Çünkü, dünyayı ''yaşanası'' uygar bir yer yapacak olan, kendimize tahammül etmeyi ve kendimizi sevmeyi öğrenebilmemiz olacak.

