
M. Ali BİRAND
Bugün artık, Baykal kavgası günü değil
Cumhuriyet Halk Partisinin iç kavgalarına artık çok alıştık.
Hemen her seçimden sonra mutlaka bir liderlik mücadelesi açılır ve bir Kurultay'la noktalanır. Genelde de liderler kazanırlar.
Son seçimlerde uğranılan yenilgi CHP'lileri çok kızdırdı ve kazan kaldıranların sayısı da arttı. Seçim yenilgisinin faturası Baykal'a çıkarıldı ve hemen istifası istendi.
Baykal pek oralı olmadı.
Muhalifler ise, işin peşini bırakmak istemiyorlar. Kazanı kaynatmayı sürdüreceklerinin işaretlerini veriyorlar.
Acaba bu doğru bir yaklaşım mı ?
Acaba ülkenin geldiği bu noktada, kalkıp "Baykal kavgası yapmak", CHP'nin sorununu çözer mi ?
Yoksa, tam aksine ana muhalefet partisini daha da etkinsizleştirmez mi ?
Muhaliflerin görüşleri ne kadar doğru olursa olsun, genel görüntüleri bir dağınıklık ve genel bir karmaşa görüntüsü veriyor. Ortada, parti içi muhalefeti arkasına alıp bir rüzgar estirecek olan güçlü bir lider olmadığı gibi, Baykal'ın yapamayıp da kendilerinin neleri daha iyi yapabilecekleri konusunda da hiçbir fikir veremiyorlar.
Varsa yoksa" Baykal devrilsin "söyleminin ötesine gidilemiyor.
Lider olarak, alınan sonuçta mutlaka Baykal'ın sorumluluğu vardır ve partiye hesap vermesi gereken kişi de Baykal'dır. Ancak bu hesaplaşma, son haftalarda gördüğümüz tartışmalarla çözümlenemez.
CHP'nin güçlenmesini isteyenlerin genel beklentisi, liderin devrilmesi değil, parti'nin kendine çeki düzen vermesi ve yanlışlarını düzeltilmesidir.
Yoksa,Deniz Baykal kavgası değil.
Eğer kavga sürdürülecek ise, bu durum CHP'nin ana muhalefet partisi olarak işlemini yapamaz duruma girmesiyle sonuçlanacaktır. Oysa, Türkiye son derece önemli bir döneme giriyor. Muhalefet partilerinin daha da güçlenmeleri ve görevlerini tam anlamıyla yerine getirebilecekken iç tartışmalarla zaman harcamamaları bu ülkeye zarar verecektir.
Gün, Baykal'ı dövme günü olmamalıdır.
Gün, CHP'nin aksaklıklarını düzeltme çabaları ve daha güçlenmesi için önlem alınması günüdür.
Gelin anlamsız, idersiz çekişmeleri bir yana bırakalım.
Türkiye, bu açıdan bir yol kavşağına girdi.
Yapılacak değişiklikler, şimdiden statükocu ekibin canını sıkmaya başladı.
Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Ergun Özbudun'un hazırladığı taslağın ana hatlarını, geçenlerde Neşe Düzel ile yaptığı söyleşide (6 Ağustos Pazartesi) büyük keyifle okudum.
Özbudun, anayasacılar arasında, son derece sağlam bir bilgi birikimi ve tutarlığı olan bilim adamı olarak tanınır. İdeolojilerin dışında bir isimdir. Gizli gündemi yoktur.
Düzel'e anlattığı kadarıyla, yeni Anayasa taslağı gereken sorunlu alanlara değiniyor. Zaten kavgaların hangi maddelerde kopacağı şimdiden belli:
- YÖK'ün fonksiyonunun değiştirilmesi, üniversitelerin İslamlaşmaya kapılarının açılması olarak algılanacak.
- YAŞ (Yüksek Askeri Şura) kararlarının yargı denetimine açılması da, TSK'nın İslamlaştırılması olarak görülecek ve tepki toplayacak. TSK ile ilgili diğer bazı değişiklikler daha var ki, onlar da tartışmaların dozunu arttıracak.
- DİN DERSLERİ, diğer bir tartışmayı beraberinde getirecek. Zorunlu mu olsun, yoksa tercihli mi? Ben de Prof. Özbudun gibi düşünüyorum ve zorunlu olmaması gerektiğine inanıyorum. Zorla din dersi vermek, hele Sunniliğe dayanan dersleri, örneğin Alevi vatandaşlarımıza dayatmanın hem laikliğe, hem de insan haklarına aykırı olduğu apaçık ortadadır. Bakalım parti bu konuda nasıl bir tutum benimseyecek?
- Cumhurbaşkanlığı yetkileri de bir diğer tartışmayı beraberinde getirecek. Prof. Özbudun'un çok doğru bir saptaması var. "Eğer Cumhurbaşkanı'nın yetkileri kısıtlanacak ve sembolik bir konuma sokulacaksa, o zaman Cumhurbaşkanını halkoyu ile seçtirmenin bir anlamı kalmıyor" diyor. AK Parti'nin, bu konuda da bir tercih yapması gerekecek.
Gerçekten de son derece önemli bir süreç yaşayacağız.
Bazı sesler şimdiden "Ne gerek var Anayasa ile oynamaya. Bırakın ilerde ele alalım" demeye başladılar bile...
Bu seslerin sahipleri bir noktayı gözden kaçırıyorlar. O da, Türkiye'nin AB projesi için zaten bu Anayasa'yı değiştirmesi gerekiyor. Bu haliyle devam etmemize imkan yok.
Ayrıca Anayasamızı ne kadar çabuk Kopenhag Kriterlerine uyumlu hale getirebilirsek, Sarkozy ve arkadaşlarının etkinlikleri aynı oranda zayıflar.
Son seçim sonuçları, belki çok konuda mesaj getirdi, ancak AB projesinden vazgeçilmemesi gerektiği yolundaki sinyali, hepsinden önemliydi.
Bu nedenle, Anayasa değişikliğini sadece AKP'nin ideolojisi açısından değil, aynı zamanda AB açısından da değerlendirmeliyiz.
(Bu yazı, Posta Gazetesinde ve aynı gün Hürriyet Gazetesinin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr) Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com) yayınlanmaktadır. )
mabirand@e-kolay.net

Cafe