
Ece TEMELKURAN
Kıyıdan
Bir tıp canavarının hatıratı
Olayın kişisel alınganlıklara yol açmaması açısından öncelikle şunu belirtmekte sonsuz fayda var:
Annemin bana ilk şiir defterimi aldığı gün başlamış bir aşk ve nefret ilişkisidir bu. Muhtemelen normal çocuklar gibi kedili, böcekli, çiçekli bir şeyler yazmamın bekleneceği defteri erken dönem öfke ve isyan şiirleriyle doldurmamla başlayan bir hikâye.
Benim bu naçiz ömrümde yazdığım ilk telif eser, doktorlar ve hemşirelerle ilgili şiirlerimdir. Papatyanın rejim yapan bir çiçek olduğu üzerine pastoral bir çalışmam ile yetişkinlerin çocuklar üzerinde kurduğu baskı rejimine karşı kaleme aldığım birkaç toplumcu gerçekçi eserim dışında ilk dönem şiir türündeki yapıtlarımın tamamı doktorlar ve hemşirelere yöneliktir.
Yöneliktir derken, bildiğiniz "hedef alma" durumunu kastediyorum, sekiz yaşımın verdiği zaptedilemez bir enerjiyle yazdığım bu yapıtlarım şu anda çok yakın dost meclislerinde gülmek için okunuyor olsalar da esasında onlar uzun sürecek ve zorlu bir ilişkinin ilk işaretleridir.
Pek sık hasta olan ve hastalıkları genellikle hep az rastlanan cinsten bir çocuk olmam sebebiyle bu eserlerimde daha ziyade saldırgan, nefret dolu bir hava sezilir. Hatta sezilmez, kabak gibi ortadadır. Velhasıl, uzun sözün kısası, tıp âlemiyle başından beri başım hoş değil. Başta doktorlar olmak üzere bütün tıp âleminin bana karşı mevzilendiğine dair kimi kez doğrulanan tuhaf bir şüphe içindeyimdir hep.
Öfkemin ikinci nedeni ise, "hasta" statüsüne yerleştirilmenin direkt olarak yarattığı çaresizlik ve teslimiyet durumudur. Benim gövdemle ilgili önemli kararlar alınırken ben orada değilmişim gibi davranılması, herhangi bir konsültasyona dahil edilmemek bende işte o ilk dönem yapıtlarımdaki amansız öfkeyi yeniden canlandırır.
Kâh bir MR makinesinin içinde, kâh bir tomografi için zehir gibi ilaçlı su içerken ortaya çıkan bendeki bu "tıp canavarı" dün yine zincirlerini kırıp dışarı çıktı. Her zamanki gibi hiç kimselerde görülmeyen, son derece orijinal, aman efendim kimselerde olmayan, nadide bir hastalığım var. Son derece önemsiz bir şey. Önemli olan şu:
Herhangi bir iş yapıyorsunuz mesela. Bir ara sıkılıyorsunuz ya da o gün eşinizle kavga etmişsiniz, hiç tadınız yok. Veyahut da depresifsiniz ve hiçbir şeyin önemli olmadığını düşünesiniz tutmuş. Gazeteci olursanız önemli değil, avukat olursanız önemli değil, hatta bence astronot olsanız da önemli değil. O günü boş verebilirsiniz.
Ama ya doktorsanız? Ve o gün karşınıza çıkan hasta insan kılığındaki benim gibi bir tıp canavarıysa? Bu tehlikeli karşılama sizce de çok ölümcül sonuçlara yol açmaz mı sayın seyirciler?
Her hastaneye gittiğimde sebat edip bir de tıp fakültesi bitirmem gerektiğini düşünmem bu yüzdendir. Zira ben de konsültasyona katılmak istiyorum. Kendimle ilgili tartışmak istiyorum misal. Şöyle söyleyeyim; hastanedeyken aklıma gelenlerden en aklı başında olanı bu. Yoksa aslında mesela şöyle şüpheler de uç veriyor canavarlı dimağımda:
Meğer aslında bütün hastalıklar için kremler varmış, sürüyormuşsun geçiyormuş da özel hastaneler işsiz kalmasın diye bunu bizden saklıyorlarmış... gibi!
Bir de sağlık sisteminin toptan çökmüş olması gibi, parasız olanın büyük olasılıkla ölmesi gerektiği gibi devasa bir mesele var ki oraya bu yarı deli yazıda hiç girmek istemem.
Şunu söyleyerek bitirmek isterim:
Ben doktorun hiç para almayanını ve "Çok çalışıyorsunuz ondan olmuş. Dinlen biraz!" diyenini severim!
ecetem@hotmail.com

Cafe