|
 |
|
|
Kimseye yaranamayan bir medya
Satır Arası / Deniz Sipahi
GAZETECİLİK zor bir meslektir. Hele Türkiye’de, hele son dönemde... Zaman zaman konuşmacı olarak toplantılara katılıyorum. Konuşma başlığı ne olursa olsun atmosfer kısa bir süre içinde ''medyayı linçe'' dönüşüyor.
Öyle anlaşılıyor ki; medyadan kimse mutlu değil.
Ya ''AKP’ye çok destek vermekle eleştiriliyorsunuz'' ya da ''diğerlerine yeteri kadar yer vermemekle...''
Oysa medya ''ayna'' görevi yapmaktadır.
Yapmalıdır...
Elbette son yıllarda giderek artan ''biat gazeteciliğinden'' söz etmiyorum.
Çünkü ''biat gazeteciliğinde'' objektif olmak, objektif kalmak zaten yoktur.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’un ''Bu medya CHP yanlısı'' deyince içimden gülmek geldi.
Demek ki, AKP’lisi de, CHP’lisi de, MHP’lisi de medyadan mutlu değil.
Medyanın kimseye yaranmak gibi bir derdi zaten olmamalı.
Gazeteci doğru bildiğini yazmalı ve bunda da kararlı olmalı.
Türk gazeteciliğinin duayenlerinden ve 2001 yılında aramızdan ayrılan Nezih Demirkent’in Dünya Gazetesi’nde ''Salı Yazıları''nda hem medya eleştirilerine yer verirdi, hem de Türkiye’deki gelişmeleri kendi perspektifinden yorumlardı.
Arşivime aldığım yazılarından birinde medya ve siyaset için bakın neler diyor.
* * *
''Son yıllarda özellikle büyük medya rejimin bekçisi durumunda. İster kabul edin ister etmeyin, Türkiye’de giderek yaygınlaşan bir irtica olgusu var. Bununla mücadele eden en büyük güç orduysa, bu konuda orduyu en fazla destekleyen de Türk medyası. Hizbullah’ın ortaya çıkmasında medya ön planda olmasa da, olup bitenleri aktardığı için önemli bir görev üstlendi. Aynı şey bölücü güç konusunda da yaşandı, diğer olaylarda da yaşanıyor. Yani insanların aydınlanması, olup bitenleri öğrenmesi için birilerine ihtiyaç var. Kapalı rejimlerde bu işleri hükümet sözcüleri yerine getiriyor, ne kadarı doğru, ne kadarı eksik pek belli olmuyor.
Demokratik rejimlerde dördüncü kuvvet tanımı yapılan basın, hem hükümeti denetliyor hem toplumu aydınlatıyor. Bu görevi basın iyi yaparsa demokrasinin gelişmesi kolaylaşıyor. Deprem sonrası bir Türk-Yunan dostluğu doğdu. Bu dostluğun gelişmesinde medyanın büyük rolü var. Kazara medya eskiyi hatırlayıp Yunanistan’la bir hesaplaşma fikrine kapılmış olsaydı, zannediyorum bu dostluk, İsmail Cem ve Papandreu’nun gayretine rağmen gelişemezdi. Zira ortada hala çözümlenmemiş sorunlar var.
Son zamanlarda medya Türkiye gerçeğini kavradığı için Anadolu kaplanları diye ortalarda çalışan insanları ön plana çıkarıyor. Ekonomi basını, özellikle ekonomi dergileri genç işadamlarını topluma tanıtmak için çok özel uğraş veriyor. Zira yaşları benle aynı olanlardan toplum sıkılmış durumda. Bir yıldızın oluşması, bir kahramanın doğuşu ancak bazı medya kuruluşları desteğiyle olabiliyor.
Ortak bir noktada buluşmak lazım. Çünkü ülkenin istikrara ihtiyacı var. İnsanların refahı elde etmişken kaçırması yanlış olur. Bu yolda Türk medyasının belli bir gücü var.''
* * *
Türk medyasının kritik süreçlerde soğukkanlı, uzlaştırıcı ve öngörülü stratejilerini kim göz ardı edebilir.
Tarihi not düşülen ve bir ülkenin kaderinde çok önemli dönüm noktalarında medyanın rolü yok mudur?
Nezih Demirkent’in yazısına devam ediyorum.
* * *
''Bazı kişilere teslim mi olacağız, diye sorabilirsiniz. İşte bu noktada sizlerin, sivil toplum örgütlerinin önemi ortaya çıkıyor. Birey olarak, sivil toplum örgütleri olarak yapacağınız bazı eylemler var. Bunlar medyayı uyarmak ve medya üzerinde ağırlık koymaktır. Yani şu anda medya Türkiye’yi yönlendiriyor ama ileride medyayı sivil toplum örgütlerinin yönlendirmesi lazım. Medyanın yükselen grafiğini düzgün hale getirmek insanın elinde.
Türkiye’de toplum çok duyarsız ve öğrenmek istemiyor. Uğur Mumcu’nun dediği gibi bilgi sahibi olmadan fikir üretiliyor. Türkiye’nin bilgilenme konusunda alacağı çok yol ve yöntem var, eğer bunu sağlayamazsak, Türkiye AB’nin içinde de dışında da olsa, yeterli gelişme sürecini yakalaması zor olacaktır. Bu açıklık içersinde beraberlik sağlamak için uzlaşma ve diyalog gerekiyor.
İster hükümet olsun ister güçlü sermaye ya da emek sınıfı diyalog kurabilmek, bilgilendiğimiz müddetçe kolay. Bilgilenmediğimiz müddetçe de aldanmamız her zaman kolay...''
* * *
Ben konuşmacı olarak gittiğim toplantılarda Nezih Demirkent’in bu yazısını okuyarak konuşmamı tamamlıyorum.
Kısacası şunu söylüyorum.
Sivil toplum örgütleri üzerlerine düşen görevi mutlaka yerine getirmelidir. Türkiye’nin geleceği konusunda ağırlıklı rol üstlenmelidirler. Aksi halde bu boşluğu siyaset dolduracaktır. Bugün yaşadığımız sıkıntı da bundan kaynaklanmaktadır.
Hekim gözüyle Türkiye’nin durumu
AĞIR ishali olan adamın biri doktora gitmiş. Doktor hastayı muayene ettikten sonra reçetesine bir ilaç yazmış ve hastasına yazdığı haplardan sabah akşam birer tane içmesini sıkı sıkıya tembihlemiş.
Hastanın muayenehaneden ayrılmasının hemen ardından doktor yaptığı büyük yanlışlığı, reçeteye ishal önleyici ilaç yerine depresyon önleyici ilaç yazdığını fark etmiş ve ''Ne yaptım ben?'' diyerek, hastanın ardından koşmuşsa da hastayı bulamamış. Bir hafta kadar sonra doktor çarşıda dolaşırken hastası karşısına çıkıvermiş. Sıvı kaybından gözleri bile çökmüş olmasına rağmen yüzünde mutlu bir tebessümle dolaşan hastasına doktor heyecanla sormuş. ''Nasılsın? İshalin geçti mi?'' Hasta bitkin bir gülümsemeyle yanıtlamış. ''İshal aynen devam ediyor, ama hiç kafama takmıyorum.''
H H H
Bu fıkra bana Türkiye’deki aydın kesimin büyük bölümünün bugünkü durumunu anımsattı nedense. Artan kayıplar nedeniyle giderek ağırlaşan tabloya karşın, yaklaşan tehlikenin yeterince farkında olmayan, umursamayan ve elini taşın altına koymaktan çekinen kesimleri...
Depresyon önleyici ilaçlara benzer etki, yazılarla, görsel ve işitsel bombardımanlarla sağlanıyor; ''lögore'' (laf ishali) nedeniyle sürekli konuşan (hem de tumturaklı), ama hiçbir şey söylemeyen politikacılar da cabası...
Oysa ishal tedavisinin temeli kaybedilenlerin (sıvı ve elektrolit) uygun yollardan (ağız veya damar) geri kazanılmasına dayanır; ardından da ishale yol açan etkene veya etkenlere doğru tanı konması ve gerekirse bunlara yönelik tedavi uygulanmasına. İshal durdurucu ilaçlar, mikropların atılmasını yavaşlatıp, üremelerini hızlandırarak, yarardan çok zarar verebilirler.
Türkiye’de kayıplara yol açan hastalığa doğru tanı koyabilmek, dolayısıyla doğru tedavi uygulayabilmek için tarihte kısa bir yolculuk gerekli. Hastalığın kaynağı eski adıyla emperyalizm, yeni adıyla küreselleşme. Bu küreselleşmenin, küreselleşmeye eğilimi olan bazı insanlar üzerinde küreselleştirici bir etkisi var sanırım.
Bir sol, bir sa€ yapan, ama bir türlü ileriye gidemeyen bu insanlar, küreselleşen dünyamız gibi başlıyorlar dönmeye (buna değişim de deniyor), ki durdurabilene aşk olsun.
Oysa Atatürk, emperyalizme karşı kendi geliştirdiği yöntemlerle savaşmış ve benzeri görülmedik bir başarı sağlamıştı.
Bir hekim olarak Türkiye için önerim, depresyon önleyici ilaçların kesilip, Atatürk’ün reçetesinin uygulanması. Ancak bu durumda, enfeksiyona yol açan mikroplar hızla atılır ve hasta kısa sürede dimdik ayağa kalkar, tıpkı 1920’lerde olduğu gibi...
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, ulgenok@ulgenok.net)
dsipahi@milliyet.com.tr
|
|
|

|