Terim'in savaşı
Her turnuvanın sonunda hedeften saparak savaş ortamına giriyoruz. Spor, dostluk, barış ve kardeşliktir... Elbette bu ezberi hepimiz biliyoruz. Ne var ki başarı yerine hayal kırıklığı yarattığımız zaman, savaş kaçınılmaz biçimde bizim en önemli etkinliğimiz oluyor.
Sorunları ve çözümleri değil, kişileri ve karakterleri tartışmaya başlıyoruz. O tartışmalar, herkesin beslendiği kavgalara dönüşüyor... Takımların başarısı (ya da sorunları) gölgede kalıyor. Bizim gündemimizi patronların (bakanların, başkanların, teknik direktörlerin) kavgası oluşturuyor.
Kavgayı kimin kazandığına bakıyoruz, hep birlikte ona biat ediyoruz.
Yaralayıcı üslup
Milli Takım Teknik Direktörü Fatih Terim de kendisini popüler kültürümüzün bu çıkmaz sokağından kurtaramadı.Malta maçında hayal kırıklığı yaratan ve hepimizi üzen sonuç üzerine medyanın yaptığı (bazı) eleştirilere tahammül gösterme olgunluğunu sergileyemedi. Üslupta yaralayıcı, yıkıcı ve acıtıcı dili seçenlere karşı çıkıp onları ayıplarken kullandığı dil ve mantık, onlarınkinden pek de farklı olmadı.
Bugünkü kader maçı, Macaristan'ın kendini ve felsefesini yenilemiş kadrosu gölgede kaldı. Bilmem kaçıncı kez Fatih Terim ile medyanın savaş tamtamlarını duymaya başladık, olmadı!
Yunanistan'ı hem de orada farklı bir skorla (4-1) yendikten sonra Norveç'le beraberliği (2-2) zor kurtaran Milli Takım, ardından hiç beklemediği bir Bosna Hersek (2-3) yenilgisi aldı... Brezilya beraberliğini geçiniz, Romanya karşısında uğradığımız (0-2) yenilgi de umutlarımızı sarstı... Bazı gerçekleri kaçınılmaz biçimde tartışmak gerekiyordu. Adam seçiminden, oyun felsefesine, rakibi tanıyıp analiz etmekten oyun içindeki değişikliklere kadar her şey elbette konuşulacak, tartışılacaktı. Tartışmalarda ölçüyü kaçırıp suçlayanlar ya da bireysel eleştiriyi iyice abartıp bazı futbolculara kılıç kalem saldıranlar oldu elbette. Şahsen, böyle bir üslubu hiçbir zaman onaylamam. Ama benim de Fatih Terim'in bazı uygulamalarına itiraz etme hakkım saklıdır. Milli Takım'ı desteklemek, başarısını arzulamak her Türk insanının doğal görevi ve hakkıdır. Spor gazetecileri, o duyguların yanı sıra eleştirmek sorumluluğuna da sahiptir. Bu sorumluluğu yerine getirirken esasa değil, biçimsel tavırlara üsluplara bakarak medyaya küsmek, bir basın toplantısını "Bu zamandan sonra ben ders almam, ders veririm" demek, herhalde maça 24 saat kala bir teknik direktörün seçeceği yol olmamalıydı.
Kararına sayfılıyız
Terim hocamız, medyaya küskünlüğünü de dile getiriyor... Bundan böyle sadece müsabaka öncesi ve sonrasındaki resmi basın toplantılarında konuşacak, elemelerin sonuna kadar hiç kimseyle görüşmeyecekmiş. Elbette kararına saygı duyarız... Kendi bileceği iştir. Belki böylece medyaya laf yetiştirme yerine asıl kendi işiyle meşgul olup, daha iyi analizler yaparak, daha iyi çözüm yolları bularak, oyuncularını daha isabetli seçip daha verimli oynatarak gönlümüzdeki başarıyı yakalar.Kaybederse, hep beraber yenilen biz oluruz! Kazanırsa, elbette hak ettiği övgüleri de alkışları da alacaktır.
Daha fazla adrenalin üretip, daha gergin bir portre eski başarıları tekrarlatır mı bilemeyiz ama, biz Fatih Terim hocamızdan düne ait öyküler değil, yarına dair güzel hamleler bekleriz!
6+1... İyi midir ?
Milli Takım'ın içine düştüğü sıkıntılı dönemin analizini yaparken teknik direktörün seçimi ya da seçilen oyuncuların performansı üzerinden yaptığımız eleştiriler yeterli olmayabilir...
Daha geniş ve derinden bakarsak...
Örneğin, yabancı oyuncu sınırlamasının kaldırılması taleplerine karşı Türkiye Futbol Federasyonu'nun bulduğu "6+1" formülü, Milli Takım'ı nasıl etkilemiştir?
Biraz gerilere giderek sorunun yanıtını arayalım. 1996, 2000 Avrupa Futbol Şampiyonaları ile 2002 Dünya Kupası sırasında kulüp takımlarımızda daha az yabancı oyuncu oynayabiliyordu (3 - 5).
Milli Takım da Galatasaray omurgasının üzerine kuruluyordu...
6+1'den sonra artık böyle bir omurga oluşturacak kulüp takımı bulamazsınız...
Omurga, ister istemez dağılacak, hatta yurtdışında oynayan "lejyoner" oyuncularımıza kayacaktır... Onların da şimdiki hali, ortadadır!
Üçlük atma ve şişirmeAvrupa Basketbol Şampiyonası ile 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri, milli takımlarımızda kökü kültürümüzün derinliklerine kadar uzanan bazı hastalıkları yansıtıyor bize.
Sosyolojik bir MR çektirmiş gibi, gerçeği görüyoruz...
Şu "üçlük atışlar" mesela... Çalışmadan, yeterli eğitimi almadan, araştırmadan, rekabete girmeden, mücadele etmeden, piyango ile köşeyi dönme, torpille kadroya girme hayallerimizin ve alışkanlıklarımızın bir örneği sayılamaz mı?
İkili mücadeleye girmek, top sürmek, boyalı alana yardımlaşarak geçmek, 24 saniyenin sonuna kadar topu elde tutmak ve dolaştırmak, çember altında asist yaparak takım arkadaşına sayı attırmak bir takım beraberliğini, takımca harcanan emeği gösterir. O sayıyı atmak için daha çok organizasyon, daha çok beceri, daha çok sabır ve daha çok disiplin gerekir.
Üçlük atış ise, iyi bir bileğe, şansa ve bireysel beceriye bağlı tek kişilik bir hamledir. Yerinde ve zamanında yaparsanız, bravo! Ama takım oyununu bir yana bırakır, sürekli üçlük hamleler yaparsanız, sonuç İspanya 2007'dir!
Futbolda Hakan Şükür'ün kafasına şişirdiğimiz toplar da biraz olsun "üçlük" ve "piyango" kültürüne benzemiyor mu, ne dersiniz?
agokce@milliyet.com.tr
|
DİĞER HABERLER |
YAZARLAR |
|

Cafe