
Çetin ALTAN
Şeytanın gör dediği
Politikada değil, uçaktaki türbülans
Atatürk Havalimanı'ndan saat 17.20'de kalkacak Dalaman uçağına yetişmek için, Göztepe'deki evden saat kaçta çıkmak gerekiyordu?
Her ne kadar "Anayasa Savaşları" diye değerlendirilen tartışmaların saptamaya çalıştıkları ilkeler arasında, böyle bir sorunun çözümü yoksa da; biz, vatandaşlık özgürlüğümüzü kullanarak karar verdik ki, saat 15.30'da çıkmak "basiretli" yani güvenceli olur.
* * *
Karar vermesine verdik ama; hayatın reel akışı, pek de el sıkışmadı verdiğimiz kararla.
İktidardan düşen partilere benzememek amacıyla olmasa da; Köyceğiz'e giderken evde kirli çamaşır bırakmak istememiştik.
Kirli çamaşırlar, çamaşır makinesindeydi ve makine sürdürüyordu çalışmasını.
* * *
Saat 15.40 olmuştu ve İstanbul trafiği malumdu.
Çamaşır makinesini durdurmak ve tam temizlenmemiş çamaşırları makineden çıkarmak; İsmet Paşa'nın 2. Cumhurbaşkanı olarak Çankaya'ya çıktığı günlerde, "Her işimiz A'dan Z'ye bozuktur" açıklamasına bir temennah daha çakmak gibi olacağından, makinenin durmasını bekliyorduk.
* * *
Saat 15.45 olmuştu.
Acaba yetişebilecek miydik uçağa?
Makine hâlâ çalışıyordu.
Ve biz o sırada İran'da, bombalanabilecek 300 hedefin saptanmış olduğu haberleriyle asla ilgilenmiyorduk.
* * *
Saat 15.50 olmuştu.
Nihayet makine durdu.
Solmaz:
- Ben şimdi bunları hemen asarım, kururlar, diyordu.
O da bir gün önce Viyana'dan gelmiş ve saat 21.45'te inmişti İstanbul'a.
Viyana'nın taze esintileri, çamaşır makinesinden çıkarılan ıslak çamaşırlar ve artık kaçırılma olasılığı artan Dalaman uçağı...
* * *
Telefonla bir taksi çağırdık. Neyse ki taksi durağında boş taksi varmış.
Yollar nasıldı acaba?
Şimdilik açık görünüyordu ve taksi şoförü de duyarlı davranıyordu.
Hiçbirimiz o sırada, Anayasa'nın nasıl sivilleşeceği tartışmalarındaki "türban" kördüğümünü düşünmüyorduk.
* * *
Dalaman uçağına son çağrı yapıldığı sırada, ucu ucuna yetiştik uçağa.
Uçak yolcuları arasında, öğretmen yokluğu yüzünden Erzurum'da kaç ilkokulun açılamayacağını merak eden pek kimse yok gibiydi.
* * *
Uçak tam zamanında kalktı. Koltukların üstündeki o çok sevdiğim küçük ekranlar açılıp aydınlandı.
Bir tehlike anında şöyle yapın böyle yapın...
* * *
Anayasa tartışmaları bir çıkmaza girerse; tasarının halkoylamasına sunulması, bir çözüm sayılacak mıydı sayılmayacak mıydı?
Uçaktaki ekranlar, havalarda uçarken; haklı olarak hiç ilgilenmiyorlardı yerdeki ekranların yansıttığı çapraşık sorunlarla.
* * *
Kalkalı henüz 20 dakika olmuştu ki, uçak birden sallanmaya başladı ve bir anons duyuldu:
- Kemerlerinizi bağlayıp, koltuklarınızın arkasını dik duruma getirin, önünüzdeki masaları kapatın; inişe geçiyoruz.
Ne olmuştu İzmir'e mi iniyorduk yoksa?
* * *
Uçaktaki küçük ekran, termometrenin dışarıda "-45" olduğunu gösteriyordu.
Sağa sola sallanıp dururken; elbet de kimsenin aklına Sarıkamış'ta "-20" derecede kaputsuz, postalsız donarak ölmüş ve buzdan heykeller gibi yerlere serilmiş; 100 değil, 500 değil, 1000 değil, 10.000 değil, tam 73 bin gencin yok olup gitmesinden sonra hiçbir soruşturma yapılmamış olduğu gelmiyordu.
* * *
Sevimli hostese:
- İzmir'e mi iniyoruz, diye sordum.
Hostes:
- Yo, hayır; dedi.
- Demincek ki, inişe geçtiğimiz anonsu neydi?
Hostes, öyle bir anonsun yapılmadığını söylüyordu. Biz yanılmış olmalıydık.
* * *
Uçak bir süre düzgün uçtuktan sonra, yine sallanmaya başladı.
Tam da bendeniz; pisivuarlara ve erkeklerin ayakta çiş etmesine karşı olanların, uçaklarda çömelerek nasıl işeyebileceklerini düşünüyordum.
Sallantı biraz daha artınca, bendeniz de vazgeçtim "def-i hacet"le ilgili boktan şeyleri düşünmekten.
* * *
Dalaman'da sevgili dostumuz Av. Tamer Aktop'la, eşi Mireille; ta Fethiye'den kalkıp bizi karşılamaya ve Köyceğiz'e götürmeye gelmişlerdi.
Hava ılık mı ılıktı. Göklerdeki türbülanslardan, yerdekilerine inmiştik ama; o da, kimselerin o kadar umurunda değildi.
c.altan@prizma.net.tr

Cafe