|
 |
|
|
SEYİR DEFTERİ
Poitiers'ye dönüş
Poitiers için öznel coğrafyamda yalnızlığın başkenti diyebilir miyim? Sanıyorum evet. Az dolaşmadım bu eski kentin dar, kendi içine kıvrılır gibi dönen dolambaçlı sokaklarında
NEDİM GÜRSEL
Yolum üç kez düştü Poitiers'ye. Her defasında farklı vesilelerle ama hep böyle yalnız, tek başıma, Moustaki'nin o ünlü şarkısındaki gibi "yalnızlığımı yol arkadaşı" edinerek. Poitiers için öznel coğrafyamda yalnızlığın başkenti diyebilir miyim? Sanıyorum evet.
Bu kez hızlı trenle 1,5 saat sürdü yolculuk. Oysa 1972 yılında üniversitenin birinci sınıfındayken hafta sonları sıkılıp Paris'e otostopla gittiğim olurdu. Trene bindiğim de... Austerlitz Garı'na bir an önce ayak basabilmek için sabırsızlanırdım. Zaman geçmek bilmez, yol uzadıkça uzardı. Şimdi öyle değil, şimdi uzayan, bitmek bilmeyen yalnızlık duygusu yalnızca, yol değil. Ve giderek kısalan hayat.
Ortaçağdan kalma bir kent Poitiers, Fransa'nın tüm eski kentleri gibi de bir tepeye tünemiş, aşağıdan ırmak ve tren yolu geçiyor. Tren yolu da, ne tuhaf, Le Clain Irmağı gibi ikiye bölüyor kenti.
Az dolaşmadım bu dar, kendi içine kıvrılır gibi dönen dolambaçlı sokaklarda. Roman ve gotik kiliselerin giriş kapılarındaki kabartma heykellere dalıp gittiğim de oldu, eski taş köprülerden geçtiğim de.
Bu kent gençliğimdi
1972 de Raskolnikov'unkine benzeyen bir odada kalmıştım. Yukarıya tırmandıkça merdivenler gıcırdar, basık tavanlı çatı odamda beni bir lambanın beklediğini bilirdim. O lambanın ışığında yazdım ilk kitabımı. "Uzun Sürmüş Bir Yaz"da bu kenti mimari dokusu, tarihi ve coğrafyasıyla anlattım. Şimdi ne ekleyebilirim? Belki şunu: Poitiers gençliğimdi. Yazarlık çabalarımın, edebiyata ilk adım attığım yılların İstanbul'dan sonraki durağı.
Kent değişmemiş. Place d'Armes hep aynı. Yan yana ve karşılıklı birkaç kahve, o yıllarda vitrinlerinden gözümü ayıramadığım, benzerine Paris hariç hiçbir yerde rastlamadığım Le Printemps mağazası, banka ve sinemalar.
Yine eski kentin dar sokaklarında yürüyor, ıssız alanlardan geçiyor, kahve teraslarında yalnızlığımın tadını çıkarıyorum. Derken Sait Faik düşüyor aklıma. Ölmeden önce yalnızlıktan şikayet eder olmuştu. "Alemdağ'da Var Bir Yılan"da "kavun acısı" diye tanımlar yalnızlığı. Çok doğru. Yalnızlık, geçenlerde bir dostumun söylediği gibi öldürmeyip süründürse de, önce tatlı gibi gelir, sonradan çıkar acısı.
"Alemdağ'da Var Bir Yılan" Sait Faik'in en sevdiğim kitabıdır. Bu kitabın Fransızca çevirisi yeni çıktı, ben de bir önsöz karaladım. Sanki Sait ağabeyin benim önsözüme ihtiyacı varmış gibi.
Poitiers'ye de bu kitabın tanıtımı için geldim zaten. Keşke Sait Faik yaşasaydı da, o kalkıp gelseydi buraya, öğrenciliğinde üç yıl kaldığı Grenoble'dan ya da ölmeden önce sirozunu tedavi ettirmek için gelip beş gün kalabildiği Paris'ten trene atlayıp kendi kitabını kendi tanıtsaydı.
35 yıl öncesinin sokaklarında dolaşıyorum. 8'inci yüzyılda Charles Martel'in Arap istilasından kurtardığı kent sanki bana ait. Bomboş alanlar, taş duvarlar, evlerin içi değilse de kapalı kepenkleri hep bana sesleniyor. Sonra parklar, vitrinlerin dışı, telefon kulübeleri, çevrede başka biri yokmuş gibi hepsi beni çağırıyor. Bu da azımsanmayacak bir ayrıcalık olmalı. Ne de olsa bu kentin eskilerinden sayılırım.
|
|
|

|