Ya suçlu olacaktı ya da yönetmen!
Babası silah taşımak, annesi oğullarını gizlice eve sokmak zorundaydı onun çocukluğunda Almanya'da; aşkı Türk olduğu için onu reddettiğinde 12 yaşındaydı. Fatih Akın ise eline silah yerine kamera aldı
BİR PORTRE - Asu Maro
Ankara Film Festivali, sene 1996. İlk kısa filmi "O Sensin" ile ödül alan kara boncuk gözlü, heyecanlı bir oğlan, yarım Türkçesiyle gelecekte ne yapmak istediğini anlatıyor: "Kısa filmler çekiyorum, büyüyünce inşallah uzun metrajlı filmler çekeceğim." Çocuğun adı Fatih Akın. O sırada bilmiyor ama çok fazla da beklemesi gerekmeyecek 'büyümek' için. Ama ne mutlu ki hep o aynı boncuk gözlü, heyecanlı çocuk olarak kalacak. En azından 34'ünde ve onca ödülden sonra hâlâ öyle...
Almanya'ya göçmüş Karadenizli bir işçi ailesinin ikinci oğlu Fatih Akın. Doğum tarihi 28 Ağustos 1973, doğum yeri Hamburg.
Meraklı ve afacan bir oğlan çocuğu olarak ağabeyinin zoruyla izlediği korku filmleriyle tanır sinemayı. "Bunu birileri çekiyor" diye rahatlatır kendini ve henüz 5 yaşındadır o 'çeken birilerinden' olmaya karar verdiğinde.
İkinci yolu seçer
Küçük yaştan itibaren tatillerde babasının yanında fabrikada çalışır, barlarda bardak toplar, sinemada mısır satar. 12 yaşındadır âşık olduğu Alman kız onu Türk olduğu için reddettiğinde. Yabancı düşmanlığının alıp yürüdüğü bir dönemde, kavganın dövüşün eksik olmadığı bir mahallede büyür. Babası silah taşımak, annesi çocuklarını diğerlerinin rahatça oynadığı saatlerde eve sokmak zorundadır. "Ya suçlu olacaktır, ya yönetmen" dediğine göre, ikincisini seçer.Türkiye, 'anne ve babasının ülkesi'dir o yıllarda onun için. Yazları tatile gidilen... İstanbul ise Merter demektir, gri, kalabalık, çirkin binalarla dolu... Kim der ki yıllar sonra karış karış dolaşıp İstanbul'un sesini arayacak...
1994 yılında girdiği Hamburg Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Görsel İletişim Bölümü'nden 2000'de mezun olur. İlk kısa filmini ise ikinci sınıftayken çekmiş, hem Ankara hem Hamburg kısa film festivallerinden ödülle dönmüştür. Bir yıl sonra gelen ikinci kısa filmi "Getürk" de bol ödül alır ve sıra gelir ilk uzun metrajı "Kısa ve Acısız"a. Film Locarno'da ödül alırken, Fatih Akın da Bavarian Film Ödülleri'nde "En İyi Genç Yönetmen" seçilir o yıl.
Türk gazetelerinde de ilk kez adı geçer: "Almanya'da başarı kazanan gurbetçi yönetmen" olarak. Onu Martin Scorsese'nin izinde görenler olur ki, "Sinema dinimse Scorsese peygamberim" diyen bir adam için bundan iyisi can sağlığıdır... Gelgelelim, çok daha iyileri yoldadır.
Kendisinin efendisi
Önce "Temmuzda"yı çeker ve film beş yıl gecikmeyle de olsa Türkiye sinemalarında gösterilebilen ilk Fatih Akın filmi olur. Yıl 2003'tür, Türkiye filmle birlikte bu çok neşeli, cana yakın ve alçakgönüllü genç adamla da tanışır. Kendini önemsemeyen, büyük cümleler kurmayan, Zaga'da filmini "İşte bir herif bir kıza âşık oluyor, peşinden İstanbul'a gidiyor falan..." diye anlatabilen bir adam...Derken, "Solino" diye büyük bütçeli bir hayal kırıklığı yaşar... İlk kez başka birinin senaryosunu çeker ve görür ki bütçe ne kadar yüksekse karışanı da o kadar çok oluyor. Çareyi kendi yapım şirketini kurmakta bulur. Artık kendi kendisinin efendisidir.
Türk müsün, Alman mısın?
Corazon International adlı şirketinin ilk filmi "Duvara Karşı"dır... Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı'yı kucaklayan Fatih Akın o an itibariyle bütün röportajlarında sürekli bir seçime zorlanır: "Türk müsün, Alman mısın? Hangisine daha yakın hissediyorsun kendini?""Ne Almanım ne de Türk. Öncelikle insanım. Bir milliyeti kabul etmek ve onu desteklemek benim tarzım olamaz"dır cevabı. "Bir ödülle iki ülkeyi mutlu etmenin" keyfini hiçbir şeyin bozmasına izin vermez.
"Duvara Karşı"yla ilgili tek endişesi ise annesinin küfürlere, şiddet sahnelerine vereceği tepkidir. "Annemle babam beğenmese bu ödülün keyfinin de yarısını götürürdü" diyecek kadar! Ama filmi seven anne babası bir programda "Biz yeni Alman filmcileriyiz" dediği için kızarlar. "Utanıyor musun Türk olmaktan" diye...
Ama işte o çerçevelere sığmaz, sığmak istemez... Göçmenliği bir zenginlik olarak görür hep, "Eğer küçük yaştan itibaren farklı ülkelerden insanlarla birlikte olursan, herkesten daha çok şey öğrenirsin tabii. O yüzden filmlerimde göçmenlik durumu sadece bir fon" der.
İstenir ki konuştu mu dilinden "Almanya acı vatan" türküleri dökülsün ama başka bir kuşağın çocuğudur o. "Bizim gibi, pırlanta gibi çocuklar çıktı o kültürden. Neresi trajedi?" diye sorar gülerek.
"Müzik canın yemeğidir"
"Duvara Karşı" şöhretini, parasını, olanaklarını katlarken beklentileri de yükseltmiştir elbette. Bunun sırtına yüklediği baskıdan bir belgesel çekerek kurtulur: "İstanbul Hatırası". Bazen DJ'lik yapan, şahane Türkçesiyle "Müzik canın yemeğidir" diyen Akın'ın iki tutkusunu, müzikle sinemayı birleştirdiği film olur bu.Ve 2006'da nefes almış, yenilenmiş, Meksika asıllı Alman sevgilisiyle evlenip baba olmuş bir Fatih Akın olarak "Yaşamın Kıyısında"nın çekimlerine başlar. "Duvara Karşı" ile başladığı 'Hayat' üçlemesinin ikinci ayağıdır bu. Nurgül Yeşilçay, Tuncel Kurtiz, Hanna Schygulla gibi oyuncularla çalıştığı filmin Türkiye çekimlerinde dedesinin köyü Çamburnu'nu keşfeder.
"Yaşamın Kıyısı"nda 26 Ekim'de Türkiye'ye gelecek. Ama ondan önce Cannes'da büyük övgüler ve en iyi senaryo ödülünü aldı. Derken Almanya adına Oscar adayı oldu. Akın'ın yapımcılığını üstlendiği "Takva" ise Türkiye'nin Oscar adayı. O her koşulda memnun.
"Duvara Karşı" zamanında "Aman başımıza Oscar filan çıkmasın, Beyoğlu'nda rahat rahat yürüyelim" gibi açıklamalar yapmıştı, şimdi "Allah vere de popom kalkmasa, ama yok yok ailem beni havaya girmekten korur" diyor...
Bir Oscar'la, bir de Çamburnu ile birlikte anılıyor adı artık Akın'ın. Çevre Bakanlığı'nın köyün tepesine çöp yığacağı haberi öyle "gücüne gitmiş" ki, işi gücü bırakıp bir militan gibi bununla savaşmaya başladı. Hem de "vatanım için, toprağım için" diye diye... "Peygamberi" Martin Scorsese'nin davetini Çamburnu Belediye Başkanı'na mahkemede destek olmak için Trabzon'a gitmem gerek" diye geri çevirerek...
"Tek silahım kameram"
Orhan Pamuk'u eleştirdi diye onu alkışlayan, -ki bunun ifade yanlışlığından kaynaklandığını söylemekten dilinde tüy bitti- hemen ardından "Elime silah almam. Tek silahım kameram ve kalemim. Askerlik yapmam" dedi diye onu vatan haini ilan eden bizler, önce gerçek 'vatanseverliğin' ne olduğunu mu düşünmeli acaba? Ölçüsü onun söylediği gibi bir 'kağıt parçası' mı, yoksa âşık olunan bir toprak parçasının çöplük olmasından duyulan acı mı...|
DİĞER HABERLER |
YAZARLAR |
|

Cafe