
Hasan PULUR
Olaylar ve insanlar
Trafikte haklı olmak için...
BİLİRKİŞİLERE "ehlivukuf" dendiği günleri biz de hatırlarız, karşılığı öztürkçe olan en güzel sözcüklerden biridir bilirkişi...
Prof. Dr. "Selahaddin Anık, İstanbul Barosu dergisinde bilirkişilik anılarını anlatmış... (X)
Mahkemeler, yargılama sırasında uzmanlık isteyen hallerde, o işin uzmanına başvururlar, görüş isterler. Bilirkişinin raporu mahkemeyi bağlayıcı değildir. Yani mahkeme, karar verirken bu rapordan ayrı bir düşünceyi de ileri sürebilir.
* * *
PROF. Anık, bilirkişilik müessesesini şöyle anlatıyor:
"Bilirkişinin, kendi konusundaki teknik bilgisinin fazla olması çok kere o dosyadaki sorunu çözmek için yeterli değildir. O teknik bilginin bir hukuk kalıbında ifadesi önemlidir. Bu sağlandığı zaman sorun daha kolay çözülmüş olur. Bilirkişilik müessesesi üç ayaklı bir masa gibidir. Bir ayağı hâkim, bir ayağı taraf vekilleri ve bir ayağı da bilirkişinin kendisidir. Eğer bu üç ayak yere iyi basarsa, dava en adil şekilde çözülmüş olur."
Demek bilirkişinin teknik bilgisi, sorunu çözmek için yeterli değildir; bu teknik bilginin bir hukuk kalıbında ifadesi çok önemlidir.
Prof. Anık bir de örnek verir...
Merhum ustalarımızdan "şeyhül muharririn" unvanlı Burhan Felek, Eminönü Halkevi'nde konferans vermektedir. Bir kadın dinleyici, Prof. Anık'ın şimdi hatırlayamadığı bir soru sorar; soruyu bugün hatırlayamaz ama Burhan Felek'in cevabını hâlâ unutmamıştır.
Hukuk mezunu olan Burhan Felek şu cevabı vermiştir:
"Hanımefendi, bir erkekle, bir kadın arasındaki münasebet hangi ahval ve şartlarda olursa olsun, bu münasebetin şekli değişmez, sonuçta dünyaya bir çocuk gelir. Fakat bu çocuğun cemiyet içindeki durumu, eğer her iki taraf, daha önce karşılıklı olarak imza atmışsa, cemiyet bu çocuğa öz çocuk olarak bakar. Eğer imza atamamışlarsa, o zaman cemiyet bu çocuğa piç olarak bakar. İşte hukuk bu imzadır."
* * *
PROF. Anık'ın trafik kazalarıyla ilgili ilginç anıları da var.
40 yıl önce, eski E-5 yolunda 15 tonluk bir kamyon, koskoca askeri bir tankla çarpışır. Kazayı incelerken, savcının dosyadaki bir sorusunu kamyon şoförü olan sanığa sorarlar:
"Niye yolun solundan ve ortasından gidiyordun? Yolun sağından gitseydin bu kaza olmazdı."
Şoförün cevabı hâlâ kulaklarındadır:
"Efendim yolda seyreden en büyük araç benim... Benden büyüğü yok ki, beni gören bütün küçük araçlar kaçar. Ben ne bileyim ki önüme bir tank çıkacak!"
* * *
BİR anı daha...
Prof. Anık ile, o da profesör olan arkadaşının arabasıyla Mecidiyeköy'den geçerlerken karşılarına bir kamyon çıkar. Kamyon ters taraftan gelmiştir, kesin olarak hatalıdır. Kamyon şoförü sıska edepsizin biri. Aşağı iner, ileri geri konuşmaya başlar. "Kaplumbağa"yı kullanan profesör de iner, kamyon şoförü profesörü görünce siner. Karşısındaki 1.90 boyunda, ona göre dev gibidir; hemen ağız değiştirir.
"Abi kusura bakma, olur böyle şeyler!"
Kamyon gazlar gider!
* * *
PROF. Anık, bu olayın yorumunu şöyle yapar:
"Bu, yaşanmış iki olay gösteriyor ki, Türkiye'de trafikte haklı olmak için, ya senin aracın diğer araçlardan daha büyük olacak ya da sürücü, diğer aracı kullanan sürücüden daha iri ve cüsseli olacak..."
Kısacası gücü gücü yetene...
(x)İstanbul Barosu Dergisi, temmuz-ağustos 2007
h.pulur@milliyet.com.tr

Cafe