
Ece TEMELKURAN
Kıyıdan
Turkopolis
'Mutluluğa o kadar açtık ki, özgür olmadığımızın farkında değildik" diyor Marjane.
Marjane kim? Persepolis adlı çizgi roman üzerinden yapılan animasyon filmin baş karakteri kız çocuğu. Persepolis ne?
Yıllardır Avrupa'da çok popüler olmuş bir çizgi roman ve bir animasyon filmi. İran'daki İslamizasyonu solcu bir ailenin kız çocuğunun gözüyle anlatıyor film. İstanbul'da Film Ekimi Film Festivali'nde gösterildi ve derhal bütün sinemalarda gösterime girmesi gerekiyor. Çünkü:
"(Biz de) Mutluluğa o kadar açız ki, özgür olmadığımızın farkında değiliz."
Ve anlatılan aslında biraz da bizim hikâyemiz.
Tanıdık bir aile
İran'daki Marksist harekete bağlı olduğu için yıllarca hapiste kalan, İran İslam Devrimi sırasında "demokrasi geliyor" diye İslamcıları destekleyen ama İslamcıların iktidara gelir gelmez idam ettiği devrimci amca. Kızını İran'dan özgür dünyaya göndermeye çalışan bir anne baba. Sutyenine yaseminler koyan ve delikanlının delikanlısı bir anneanne. Öyle bir anneanne ki, herkeste öyle bir tane olsa Marksizme ihtiyaç kalmazdı! Konuşan bir Tanrı, Tanrı'yla bulutların üzerinde tartışan Marx... Her iyi film gibi güldüren, ağlatan ve bittikten sonra uzun süre konuşamadığınız ama uzun süre konuşmak isteyeceğiniz bir film. Bir kız çocuğunun ülkesini, İran adlı rüyayı Batılılara anlatmak için yaptığı bir film.
Korktuğumuz oldu
İran gibi Türkiye de bir rüya idi. Bir Persepolis gibi bir de Turkopolis vardı. Sadece Avrupa'da değil, bu coğrafyada da özgür, eşit, adil ve kardeşçe bir hayat kurulabileceğine dair bir rüyaydı bu. Filmin anlattığı/ağlattığı ise bu rüyanın İslami faşizm tarafından nasıl tarumar edildiği. "Tıpkı Türkiye gibi" demeyeceğim. Çünkü, tıpkı Türkiye gibi değil. İnsanları, düşündüklerini, inandıklarını, kaybettiklerini Türkiye'ye benzetebilirsiniz, ama tıpkı Türkiye gibi değil.
Filmi izlerken de "Türkiye, İran olur mu?" diye sorarken/sürçerken bulabilirsiniz kendinizi, ama esas mesele bu değil. Esas mesele, Türkiye'nin olacağını zaten olduğu. Artık yeni bir şeyden korkmamıza gerek yok, korktuğumuz başımıza çoktan geldi.
Filmde anlatılanlara kendimizi çok yakın hissetmemizin nedeni ise aynı yenilgi ve kayıp hissi. Bir rüyanın kaybı hissi ki, bütün dünyada aynıdır. Bir rüyayı kaybedince insanların kalbi aynı yerinden kırılır. Film işte, o kalp kırığının üzerinde dolaşıyor. Benim kalp kırığımın üzerinde...
Önceki gün bir yazı yazdım: "Bu ülke bir rüya mıydı?"
Pek yakında Türkiye'nin daha baştan "yanlış bir proje" olduğunu duymaya başlayacaksınız dedim. Bu rüyayı savunacak mıyız, bırakıp gidecek miyiz, sorusuyla karşılaşacaksınız dedim. Ki öyle olacak. Önümüzdeki yıl kendimizi bunu konuşurken bulmamız çok muhtemel. Ben, dedim, hiç de milliyetçi olmayan nedenlerle bu rüyanın yanındayım. Ve nedenlerim Persepolis'teki küçük kızın nedenleriyle aynı.
Çünkü onun ülkesi için ölmüş bir devrimci amcası vardı. Annesi ve babası vardı, haksızlığa uğramış. Kıvamı bozulmadan önce incelikli, heyecanlı ve inançlı bir hayatı vardı kız çocuğunun. Ve eğer bunlar bir kere olmuşsa bir ülkeyi bırakamazsınız.
Bırakmamalı. Ve ben, Persepolis'teki kız gibi kaybedilmiş bir ülkeyi yabancılara, yabancı bir dilde anlatmak istemiyorum. O ülke kaybolmadan önce kendi ülkeme, kendi dilimde o rüyayı hatırlatabilmek istiyorum. Turkopolis'i anlatmak istiyorum...
ecetem@hotmail.com

Cafe