|
 |
|
|
Barcelona'nın kazları
Barcelona'da gezerken, ilk kez kazların özgürce dolaştığı, kurbağa heykellerinin balıklarla oynaştığı bir katedral gördüm
SEYİR DEFTERİ /NEDİM GÜRSEL
Daha önceden de gelmiştim Barcelona'ya, hatta Franko faşizminin son kurbanı, boynu kırılarak idam edilen Salvador Puig Antich'in anısına bir öykü bile yazmıştım. 1974 yılında sabaha karşı Barcelona Cezaevi'nin avlusunda idam edilmişti Puig. İberya Kurtuluş Hareketi militanıydı. 26 yaşında, "garrote"la boğularak can vermişti. Paris'te, bu genç devrimcinin idamını protesto etmek amacıyla üniversitede düzenlenen bir yürüyüşe katıldığımı anımsıyorum.
Franco sağdı henüz. Ve İspanya, özellikle de işçi sınıfı ve gençlik, hatta ülkenin tüm demokrat güçleri, yaşlı diktatörün zulmü altında inliyordu. Goya'nın son dönem gravürlerinde gördüğümüz vahşet hâlâ gündemdeydi.
Bundan 30 yıl önce İspanya, gencecik insanların cellata teslim edildiği, boyunları sıkılarak öldürülürken yuvalarından fırlamış gözleri, acıyla buruşan alınları görülmesin diye başlarına cellat tarafından siyah bir örtünün geçirildiği, iç savaştan bu yana "Yaşasın Ölüm!" sloganının geçerlikte olduğu bir ülkeydi. Avrupa Birliği tüm İspanyol demokratları için hayal edilemeyecek kadar uzaktı. Bugün demokrasinin, Avrupalı olmanın, refah ve özgürlüğün keyfini çıkarıyor.
Faşizm döneminde Katalonya da kendi hükümeti ve parlamentosu olan, neredeyse tümüyle özerk bir bölge değildi ama Barcelona'nın nabzı bugünkü gibi o zaman da La Rambla'da atıyordu. Katalonya Alanı'ndan denize doğru inen La Rambla'nın tam ortasındaki geniş kaldırımda, çınar ağaçlarının altından geçerek yürüyorum. Yürürken de İspanya'nın demokrasi ve özgürlük alanında aldığı yolu düşünüyorum.
Şaşırtıcı bir kent
Kalabalık, coşkun bir ırmak gibi, dünyada benzeri olmayan genişlikteki gazete bayilerinin önü sıra caddenin ortasından akıyor, trafik ise çapraz biçimde ve karşılıklı olarak iki yandan. Doğrusu ilk kez yayaların ortadan, taşıtların kenardan gidip geldiği bir cadde görüyorum. Yalnızca gece geç saate dek açık gazete bayileriyle tahta koltuklarda gazete okuyanlar yok kaldırımda; kuşlar, kafesler, şarkıcılar, sihirbazlarla hokkabazlar, "Bul karayı al parayı" marifetiyle turistleri kandıran üçkağıtçılar, melek, kovboy, matador, Carmen kılığında donup kalmış canlı insan heykelleri de var.
Lorca'nın deyimiyle "tropikal bir hava"nın içindeyim. Barcelona her yönüyle şaşırtıcı bir kent. Yoksa Gaudi gibi gelmiş geçmiş tüm mimari estetikleri hiçe sayan bir sanatçı bu kentten çıkmazdı. Miro da, Barcelonalı olmasaydı, yalnızca resim meraklılarını değil uzmanları da hâlâ şaşırtan o tuhaf renkli, tuhaf çizgili, çocuksu tabloları yapmazdı. Kente tepeden bakan müzesinde gördüğüm, her biri ayrı güzellikteki heykellerine kapkara erkek şemsiyeleri eklemezdi.
Kristof Kolomb'un deniz kıyısındaki heykeline doğru yürüyorum bulvarın ortasındaki kaldırımdan. Çınar ağaçları bunaltıcı sıcakta pek serinlik vermiyor ama olağanüstü bir güzellik katıyor manzaraya. İki yanda eski taş yapılar, kentin gotik mimarisinde eriyip kaybolmadan önce eğrilip bükülen dar sokaklar var. Hepsi de kalabalık, canlı, cıvıl cıvıl. Kentin atardamarıyla kılcal damarları birleşerek bir ağ oluşturuyor burada.
La Rambla akışı hızlı bir ırmak, içine gireni alıp götüren, sürükleyen bir akarsu. Adı da oradan geliyor zaten, Arapça "nehir yatağı" anlamında "ramla" sözcüğünden. İslam 8'inci yüzyıldan itibaren Cebelitarık Boğazı'nı geçmekle yetinmedi, Avrupa'nın güneyinde zamanın en hoşgörülü uygarlıklarından birini de kurdu.
Ders alınacak örnek
Tarık bin Ziyad gemilerini yaktığında dönüşü olmayan bir yolda ilerlediğini, Sancak-ı Şerif'in çok geçmeden İber Yarımadası'nın bağrında dalgalanacağını biliyordu. Endülüs'te kök salan Emevi devleti bu bölgeye de bir süre egemen oldu, Valencia ve Barcelona'ya doğru genişledi. Ve Avrupa eski Yunan kültürüyle, akılcı düşünce ve bilimle, Rönesans'tan önce Endülüs sayesinde tanıştı. Her türlü köktendinciliğin, bağnazlığın, dışlamanın, kimi zaman ırkçılığa varan kimlik arayışlarının kol gezdiği küreselleşen dünyamızda, özellikle de tek tanrıcı dinlerin beşiği Akdeniz bölgesinde, Endülüs örneğinden ders almamız gerektiğini düşünüyorum.
La Rambla'dan sola, katedrale çıkan sokaklardan birine saptım. Katolik kültürünün en eski ve görkemli simgelerinden biri olan Barcelona Katedrali, Alaaddin'in lambasından çıkan dev gibi dikildi karşıma. İç avluya adım attığımda beklemediğim bir manzarayla karşılaştım. Gotik kemerlerin altında manolya, portakal, muşmula ağaçlarıyla palmiyelerin gölgelendirdiği büyük bir havuz, havuzda kurbağa heykelleri ve suya dalıp çıkan kazlar vardı.
İlk kez kazların özgürce dolaştığı, ağzından su fışkıran kurbağa heykellerinin balıklarla oynaştığı bir katedral görüyordum. Parmaklıkların arasından kazlara yem atarken kaz kafalıların hâlâ aramızda dolaştığını düşündüm. Bu tür insanlar, ülkemizde olduğu gibi Katalonya'da da var. Biri elinde pankart, kazlara hayretle bakan turistlerin ilgisini çekmek için "Avrupa'ya evet İspanya'ya hayır!" diye haykırıyordu.
|
|
|

|