
Güneri CIVAOĞLU
Bugün
Sophie ile şampanya gibi köpüren söyleşi
İlk gençlik yıllarımın beyazperde aşkı Brigitte Bardot'ydu. Olgunluk yaşlarımda beyazperde tutkularımın kadınlarından biri de Sophie Marceau...
Onunla, Antalya'da deniz kıyısındaki Hill Side Su otelinin geniş teraslı "çok amaçlı" büyük süitindeyiz.
Söyleşiyi önce terasta yapmak istedik. Güneş, çok sert ışık veriyordu. Sophie Marceau, güneş gözlüklerini taktı. Sonra... "Yok hayır... Güneş gözlükleriyle çekim yapmak, gözlerimi saklamak, izleyiciye saygısızlık olur" dedi.
İçeriye, salona geçtik.
Gözlük konusunda böylesine ince düşünce, sık sık rastlanan bir "izleyiciye saygı" duyarlığı değil.
Salondaki söyleşimiz, ellerimizde şampanya kadehleriyle başladı.
Güzel, kişilikli, çekici, neşeli, nazik, zarif...
Kadınlığını abartmıyor ama dişiliği, odadaki hava kadar doğallıkla derisini sarmış.
Yeteri kadar yakın, gereği kadar mesafeli...
İncecik...
"Zamanı zamana bırakmadım"Sophie Marceau, Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde gösterilen filminde hem yönetmen hem senarist...
Ona, "bunca film önerisi sunulurken, çok geniş bir seçenek yelpazesine sahipken, oyunculuk yerine, neden kameranın arkasına geçtiğini" sordum.
Cevabı, kişiliğini yansıtıyordu:
"Özgürlüğümü hissediyorum. Başkalarının bana yaptırması yerine, kendi filmimde, kendi istediğimi yapmak özgürlüğü çok güzel."
Biraz erken değil mi?
Yaşlanmayı bekleyemez miydi?
"Zamanı zamana bırakmadım. 13 yaşında sinemaya başladım. 30 yıla yakın birikimim var. Bunu kendi yaptığım filmlerde değerlendiriyorum."
30'lu ilk yaşlarda görünen Sophie, 40'ı aşmış... 41'inde...
Bunu, başını dikleştirerek, uzun saçlarını eliyle arkaya atarak ve gülümseyerek söylerken kendisiyle nasıl da barışık.
Güzel kadın sanatçılar, bir başka güzel kadın sanatçıyla başrolleri paylaşmayı sevmez.
Oysa... Sophie'nin bundan sonraki projesi, Monica Belluci'yle oynayacağı psikanalitik bir film.
Uzun ve güzel bir söyleşi oldu.
Sophie Marceau'yu seviyorsanız bugün 11.30'da Kanal D'de ŞEFFAF ODA'dayız.
Çok farklı bir film yapmış.
Romanya'da başlayan, Avrupa'nın pek çok ülkesinde süren bir entelektüel fantezi...
Reenkarnasyon ekseninde tarihin sıfır noktasından 2000'li yıllarda insanlığın, nükleer patlamalarla yok olacağı ve yoğun enerji yüklemesinin yeni bir insan türü yaratacağı iddiasına uzanan müthiş bir fantezi.Her katmanda değişik çağların kültürleri dalga dalga üstümüze geliyor.
Beğenen var, beğenmeyen de...
Ben birincilerdenim. Hatta bu filmiyle Coppola'nın kendi kariyerinde nirvanaya ulaştığını, kendisine de söyledim.
Alfred Hitchcock'un "KUŞLAR" filmi, nasıl bir fanteziyse ve seyirciyi koltuğuna mıhlamışsa bu da öyle.
Mircea Eliade'nin aynı romanından uyarladığı "Youth Without Youth" mutlaka görülmeli.
Coppola, özel jetinde ailesiyle birlikte Roma Film Festivali'nden Antalya'ya geldi.
"Kentin en salaş ama en yöresel lokantasında yemek" istedi.
Çevresindekilerle sürekli "Türkiye için bir dünya filmi ne olabilir"i konuştu.
Örneğin... Tıpkı"İskender" filmi gibi ortaçağı bitiren ve yeniçağı başlatan"Fatih" filmi...
Türklerin, halifeliği alışının öyküsü... Kanuni...
"Hollywood konu yoksulluğu çekerken, bunlara nasıl el atılmamış" diyordu.
Eğitimi düzgün, İngilizcesi iyi, sinema, tiyatro ve müzik kültürü olan, piyanonun başına geçip çalabilen, köklü bir aileden gelen bir başkan, bir şehri ancak bu kadar farklı hale getirebilir.
Sinema festivalini daha 15 günlük belediye başkanıyken önünde bulmuş.
İstanbul'a gelmiş, sinemanın kurumsal liderleri ve gurularıyla bir toplantı yapmış.
"Bundan böyle festivali siz yapacaksınız, ben de olanakları sunacağım" demiş.
İşte başarının anahtarı...
Anahtarı çok iyi değerlendiren TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil'in adı altı çizilerek okunmalı.
Marifet, iltifata tabidir.
gunericivaoglu@milliyet.com.tr

Cafe