
|
|
|
 |
|
|
YANIT YA SORUDADIR, YA...?
Bir arayışın anlatısı
Ferit Edgü'nün yeni kitabı "Yaralı Zaman"ı roman ya da öykü olarak nitelemek yanlış olur. Olsa olsa, bu ele gelmez yapıtı 'bir arayışın anlatısı' olarak nitelemekle girişebiliriz işe...
Tahsin Yücel
Ferit Edgü'nün son yapıtı "Yaralı Zaman", biraz "Öndeyi'sinin (Yakında gidiyorum, diyor Adam/ Nereye, diye soruyor Kadın. /Doğuya /Dağlara.) , biraz arka kapaktaki tanıtım yazısının (O'dan tam otuz yıl sonra, Edgü "Yaralı Zaman"la yeniden Doğu'ya dönüyor) , biraz da adının etkisiyle, alışılmış romanlara hiç benzememekle birlikte, özgün yapısı ve sarsıcı içeriğiyle üstün nitelikli bir roman olan "O"nun "devam"ı olmasa da aynı damardan beslenen yeni bir biçimi olduğunu düşündürtebilir.
Ancak, burada da Hakkâri ve çevresinin köyleri, dağları, suları, insanlarıyla karşılaşsak, burada da onlarla hep şiirsel bir anlatım, hep canlı, çarpıcı oluntular ve söyleşimler aracılığıyla karşılaşmamıza, burada da nerdeyse insanın doğaya, doğanın insana dönüştüğüne tanık olmamıza karşın, "Yaralı Zaman"ı roman ya da öykü olarak nitelemek yanlış olur; "Yaralı Zaman" için roman sözcüğü ancak bir benzetme, bir eğretileme olarak kullanılabilir.
Kitabın türü ne?
İşin ilginç yanı, "Peki, bu kitabın türü ne öyleyse?" sorusunu yanıtlamak da kolay değildir. Olsa olsa, sözcüğü yazınsal anlamından soyutlamak koşuluyla, bu ele gelmez yapıtı 'bir arayışın anlatısı' olarak nitelemekle girişebiliriz işe, sonra da olanaklarımızın elverdiği ölçüde kuşatmaya çalışabiliriz.
"Yaralı Zaman"'ın başlarında Hakkârili çocuklar anlatıcıya bir çift soru sorarlar:
"Nerden gelirsin sen? Nereye gidersin sen?"
Biraz düşünecek olursak, bu soru hepimizin, tüm insanların temel sorusudur, değişik biçimler altında, değişik sözcükler aracılığıyla, sürekli çıkar karşımıza ya da dilimizin ucuna gelir.
"Tanrısal Güldürü"nün ozanının da, "İnsanlık Güldürüsü"nün ozanının da temel sorunu budur. Benim gördüğüm kadarıyla, Ferit Edgü de "Yaralı Zaman"da özellikle bu soruyla yola çıkar.
Sonra da yolculuğunu hem bir yazar hem bir ozan hem bir ressam kimliğiyle sürdürür; hem düşüncenin hem düşlemin hem düşün olanaklarını kullanır. Görünüşte yurdumuzun yoksul ve acılı bir bölgesini ve insanlarını gözlemleyip betimler bize, ama öyle gözlemler, öyle betimler ki kimi zaman dünyanın başlangıcında kimi zaman son gününün son saatinde buluruz kendimizi. Kimi kez saltık bir sessizliktir kimi kez de tam bir 'mahşer', bir 'cehennem', zamanın dışında bir 'ölüm' ortamı.
Bu, bu mudur?
Bu ortamda sonu gelmez bir savaşın varlığı da sezinlenir, ilk bakışta ortalıkta görünmez, ama çevrede ne varsa, hepsi onun varlığına tanıklık eder. Bir garip ses de ıssızlıkta sorar: "Benim anam nerde? Benim babam nerde? Benim kardeşlerim nerde? Benim evim nerde? Benim köyüm nerde? Benim dağlarım nerde? Ben nerdeyim? Burası nere?"
Anlatıcı da, "soruyu soranın fotoğrafını çekemeyeği(n)e göre", soruların , evet, soruların fotoğrafını çeker: "Issız tepelerin fotoğrafını çektim. Yanmış, yıkılmış köyün fotoğrafını çektim. Tepede güpegündüz uluyan kurtların fotoğrafını çektim. Yıkık bir evden içeri girip boş bir beşiğin fotoğrafını çektim".
Evet, böyle. Kimi zaman da çevreyi betimleyen sözcükler elle tutulur nesnelere dönüşür ve yazar, ozan, ressam anlatıcımız kitabını 'yazmaz, oluşturur'. Bunu yaparken hem alabildiğine somut hem de alabildiğine soyut bir dünyanın birbirinden çarpıcı görüntülerini sunar bize. Aynı zamanda da, derinden derine, "Bu bu mudur?" diye sorar durur.
Yanıtı sorarsanız, ya sorudadır ya hiçbir yerde.
|
|
|

|
|