Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 05 Kasım 2007 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
"İçimdeki hikayeyi daha anlatmadım"

Anılarını "Sevdalım Hayat" adlı kitabında anlatan Zülfü Livaneli: "Gene beste yapacağım ama artık bundan öncekiler kadar önemli besteleri yapabilir miyim bilmiyorum çünkü çoğunu yaptım gibi hissediyorum. İçimde anlatacağım hikayeler var; o kadar ki birbiri üstüne romanlar geliyor. Şimdi romanlar beni çok heyecanlandırıyor. İçimdeki şarkıyı söyledim ama içimdeki hikayeyi daha tam olarak anlatmadım"

FİLİZ AYGÜNDÜZ

O ünlü "Merhaba" şarkısı. Orkestra açılışı yapar, sonra tempo giderek artar... Alkış kıyamet. Kendi deyişiyle "uçan halı"da geliverir mikrofonun önüne. Sonrası büyük bir adrenalin ve dostlarla çevrili olma duygusu. Ver elini "Mutluluk".
Zülfü Livaneli'nin o mutluluğu onlarca kez yaşadığı önemli bir mekanda, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'ndayız. Yağmurlu bir gün. "Her zaman hayat ihtimali olan bir ölüm gibi" diyor boş koltuklara bakarken, seyircisiz Açıkhava için. Evinin salonunda yürür gibi yürüyor o ölümün koridorlarında. Yanında hayat var çünkü. Anılarını okurla paylaştığı "Sevdalım Hayat"ta (Remzi Kitabevi) anlattığı, ölümlerden, işkencelerden, acılardan, sevinçlerden geçmiş "sevdalı"(sı) hayat!

Sanatçıların dünya üzerindeki nevrotikler grubunun üyeleri olduğunu düşünüyor musunuz siz de?
Sanat yoluyla üreterek insanlara ulaşmaya ve onları etkilemeye çalışmak elbette ki bazı nevrozların sonucunda oluyor. Yoksa insanlar niye kalkıp da binlerce sayfa yazsın, besteler yapsın, onların acılarını çeksin... Sanat yoluyla anlatacağı bir şeyler var ve onları ifade etmek istiyor. Ben yıllarca kitaplarımla ve müziğimle kurduğum ilişkileri tercih ettim.

Peki kitapları ve müziğiyle kurduğu ilişki dışındaki Zülfü Livaneli nasıl biridir?
Sakin, neşeli bir insanım. Eskiden çok neşeliydim. Taklitler yapar, insanları güldürürdüm mesela. Hâlâ öyle bir neşeli tarafım vardır. Ama bu, çok dar bir çevreye özgü bir şey.

Aslında dışarıdan bakınca siz çok ciddi, mesafeli, hatta biraz tutuk görünüyorsunuz.
Medya tarafından algılanmamın böyle oluşuna ben de hep hayret etmişimdir ama neden böyle bilmiyorum. Belki de vaktiyle ilk oturan imge bunu yaptı. Askeri dönemler, hapisler, yaralamalar, öldürmeler; ve ben de ağıtlar yakan bir insan olarak tanındım. Sanırım o atmosferin içindeki ilk algılama öyle oldu.

Bu kadar dolu, farklı, zor ve çok olmuş bir yaşamın anıları ilginç bir cümleyle bitiyor kitapta ve diyorsunuz ki "Ben dediğim varlığın sonsuz uzamda bir an yanıp sönen bir ateşböceği bile olmadığımı öğrendim". Gerçekten buna inanıyor musunuz?
Çok samimiyim bu konuda. Benim aşağı yukarı yaşamımın temel düşüncesi bu. Bunu babamda da görüyorum. Mesela şimdi 90 yaşına geldi, çok mutlu bir yaşlılık geçirdi, hâlâ da geçiriyor. Hırslardan arınmış, dünyaya keyifle, insanlara iyi gözlerle bakan, hırçınlaşmadan yaşlanmayı seçmiş bir insan. Hani Yunus Emre gibi "Bu dünyadan gider olduk kalanlara selam olsun".
Kimileri böyle diyor kimileri de korkunç isyanlarla ve hırçınlaşarak "Ben niye yaşlanıyorum?" diyor. Babam gibi benim de tercihim, sadece mantıklı tercihim değil, duygularım da öyle söylüyor, dünyaya keyifle, iyi gözlerle bakmak. Ben yavaş yavaş çekiliyorum zaten birçok şeyden.

"Artık jürideyim, altın değil sarrafım"
Ne kadar çekilebildiniz peki? Daha yeni ödül aldınız "Mutluluk" filminin müziğiyle. Duyunca ne hissettiniz mesela?
Mustafa Taviloğlu'yla balık yiyorduk; aradılar böyle böyle ödül aldınız dediler. "Aa çok güzel, teşekkür ederim" dedim. Çok sevindim. Düşündüm sonra bu üçüncü Altın Portakal. Zaten daha önce almışım iki tane. Sonu yok ki; 15 tane alsan ne olacak! Mustafa diyor ki "Lüfer yerken ödül aldığını öğrendin, sonra kaldığın yerden lüferi yemeye devam ettin".

Hep böyle miydiniz siz?
Hep böyle değildim; kendini ispat derdi vardı. İnsanların yaşlarına göre rolleri var. Mesela 23 yaşında bir sanatçı kalkıp da ben dünyadan, şundan bundan vazgeçtim derse inandırıcı olmaz, doğru da olmaz çünkü o kendini ispat edecek ve kim olduğunu anlatacak. Onun için hırçınlıkları da olabilir isyanları da; "Niye beni anlamıyorlar?" diye. Doğaldır.
Ama 35-40 yıl kamuoyunun gözünün önünde kalmış, kendince birtakım tatminleri olmuş, 60 yaşını geçmiş bir insanın kalkıp da hâlâ "Ben en önde olacağım, ben herkesle yarışacağım, vay bak Tarkan çıktı, şimdi neden benden daha fazla satıyor?" demesi... Bunlar gülünç, olacak şey değil. Ben artık jürideyim, altın değil sarrafım.

Bunu ne zaman yakaladınız tam olarak?
Türkiye'ye döndükten sonra büyük kitleler beni kucakladı ve o tarihten beri de bırakmadan götürüyorlar. Belki ben bu kadar tatmin yaşamasaydım "Beni anlamadılar" derdim ama her yaptığım albüm liste başı olmuş, her bestem kitlelerce söylenmiş, en büyük kalabalıkları önümde görmüşüm yani halk her yaptığımı takdir etmiş. Bu bir tatmin sağlıyor. Tam tersi sanatçılar da var. Yaşlanmanın acısını acılaşarak yaşayan... Yani "Niye ben hâlâ en parlak, en iyi, bütün kadınların peşinden koştuğu değilim?" diyen. Üstelik çok önemli ve büyük isimler. Düşünüyorsunuz, daha ne istiyorsun be adam; bir faninin göreceği en yüksek noktaya gelmişsin zaten.

"Tolstoy öldü, ben ölsem ne olur?"
Sorun da fani oluşta zaten. Siz ölümlülüğünüze nasıl tahammül ediyorsunuz?
Bazen ölüm korkularına kapılıyorum her insan gibi, toprak olacaksın, mezarda yatacaksın. Bunlar tabii korkutucu şeyler ama dünya tarihi boyunca kimler öldü, bütün büyük padişahlar, filozoflar, sanatçılar. Tolstoy öldü, ben ölsem ne olur? Ondan sonra şu oluyor açıkçası; hayatımı niçin kavgayla, didişmeyle, insanlarla mücadeleyle geçireyim; ne kadar ömrüm kaldıysa bunu dostlukla, sohbetle güzel bir şekilde yaşayayım.

Başınızın ilk belaya girişi, kitaplar yüzünden oluyor. Şartlar elverseydi belki de yayıncı ya da yazar olarak devam edecektiniz. Bugün bir tercih şansınız olsaydı neyi tercih ederdiniz?
Şimdi bugün geldiğim noktada artık "Karlı Kayın Ormanı"ndan, "Leylim Ley"den, "Belalım"dan vazgeçemem; o eserleri yapmış olmaktan... Bunları benim elimden almaya kalksalar mutsuz olurum. İyi ki bunları yazdım, iyi ki yaptım. İyi ki yayıncı olarak devam etmemişim. Daha rahat bir hayat olurdu kuşkusuz ama ben bu eserleri verememiş olurdum. Yarattıklarım benim hayatımın temel gerçeği, bunlardan vazgeçemem.

Peki kitaplarınız. Dolu bir tezgah var sanki.
Çok çok dolu bir tezgah var. Bundan sonra da besteler yapacağım ama esas şarkımı söyledim gibi hissediyorum. Yani her insanın içinin, yüreğinin bir şarkısı vardır. Besteciler bunu ortaya çıkarabilenlerdir. Ben içimin şarkısını ortaya çıkardım ve insanlarla paylaştım.

"Mutluluğun müziğini yakaladım diyebilirim"
Abidin Dino'nun o ünlü sözüne de yer veriyorsunuz anılarınızda: "Ben mutluluğun resmini yapamadım ama Zülfü mutluluğun müziğini ha yakaladı ha yakalayacak." Yakaladınız mı?
78'de yazılmış bir şeydi bu. Ondan sonra müziğim gelişti doğrusu. Eserlerim çok sayıda dünya sanatçısı tarafından seslendirildi. Zaten yakında bir tribute albüm çıkacak. Bütün dünya dillerinde benim şarkılarımın söylenmiş, kaydedilmiş olduğu CD'ler bir araya gelecek. Aslında mutluluğun müziğini yakaladım diyebilirim.
Yani ben gene beste yapacağım ama artık bundan önce yaptıklarım kadar önemli besteleri bundan sonra yapabilir miyim bilmiyorum çünkü çoğunu yaptım gibi hissediyorum. Ama içimde anlatacağım hikayeler var; o kadar ki birbiri üstüne romanlar geliyor. Mesela anılar kitabını bir an önce bitireyim dedim çünkü dokuz bölümünü yazdığım bir "Ada" romanı var. Onu bir an önce bitirmek istiyorum. Şimdi romanlar beni çok heyecanlandırıyor. İçimdeki şarkıyı söyledim ama içimdeki hikayeyi daha tam olarak anlatmadım.

Yani mutluluğun müziğini yaptınız, artık mutluluğun romanını tamamlamaya çalışıyorsunuz?
Evet, evet.

Alkışa doydunuz yani.
Hayır. Aslında şöyle; 97 Ankara konserinden sonra düşündüm; bunun en büyük ödüllerden biri olması lazım çünkü 500 bin kişiye ulaşmışız. Yani olmayacak bir şey, dünyada da çok az; Türkiye'de hiç olmamış. Bir de oraya tesadüfen müzik dinlemeye gelmiş 500 bin kişi değil, o şarkıları bilen ve koro halinde söyleyen 500 bin kişi. O çok enteresan.
O gece oturdum çok düşündüm: Bunu daha ne kadar yapabilirsin? Bu şarkıları yapmışsın ve bu insanlar bunları öğrenmiş. Bir ayin gibi onları söylüyorlar artık Türkiye'nin her yerinde. Her yıl turne yapıyorsun bir Efes, bir Aspendos, bir Ankara Hipodromu, bir Açıkhava Tiyatrosu. Kaç sene daha sürecek bu? Hep aynısını tekrar etme tehlikesi başlıyor. Hep aynı program, aynı şarkılar, hep aynı seyirci. Ve bunun üstüne dedim ki yeni bir denize yelken açmanın vakti gelmiştir.

Ve o da edebiyattan geçiyor.
Evet edebiyat.

"Kitabın bugünkü durumu şartlı tahliyedir!"

İlk gözaltına alınışınız kitaplar yüzünden. Bugün, 2007'de kitap suç unsuru olmaktan ne ölçüde çıktı?
Şartlı tahliye... Dünyanın hiçbir yönetimi hoşlanmıyor kültürden, kitaptan ama barbar yönetimler bununla çok daha direkt olarak uğraşıyor çünkü kitap aydınlanma demek, soru sorma demek, beyin kapasitesini genişletme demek.

Ve kitap hâlâ tam olarak özgür değil?
Hâlâ tabu evet; hâlâ korkulan bir şey. Vaktiyle de her akşam televizyonlarda baskın yapıldı, şu suç aletleri bulundu diye bir tabancayla yan yana gösterilmeseydi bugün Türkiye'de kitaplar 100 bin değil,
1 milyon satıyor olacaktı. Türkiye'de okuryazarlık çok bilinçli düşürüldü.

"Türkiye'de sol yok ama namuslu kalmış solcular var"

"Türkiye iyi evlatlarını boğan, kötüleri ödüllendiren bir ülke olarak bugünlere kadar geldi" diyorsunuz. Mesela ilk günah çıkarması gerekenleri sıraya koymak gerekirse?
Tabii solcular da olacak içlerinde. Çünkü dayanışma içine girecekken kendi arkadaşlarını yok etme üzerinde çalıştılar; büyük oyunu görmeden. Ben onun çok sıkıntısını çektim. Türkiye bir hesaplaşmadan kaçındı. Hesaplaşma yapmadan olmaz. Sokaklarda adam vuranlar, katiller meclislere girdiler, birtakım önemli görevlere, yetkilere geldiler. "Türkiye seninle gurur duyuyor" diye bağırıldı onlara. Bu devam edecek.

Peki solla aranız nasıl?
Önce bana solu anlatmanız lazım; hangi sol? Sol nedir? CHP mi sol, DSP mi sol, diğer birtakım küçük silahlı örgütler mi sol? Türkiye'de sol yok. Hâlâ namuslu kalmış birtakım solcu insanlar var ama Türkiye'de sol akım diye bir şey yok, kalmadı, yok edildi.

Solun yok edilişinin göstergesi midir bugünkü AKP iktidarı?
Evet çünkü AKP bugün ideoloji anlamında değilse de pragmatik çerçevede sol uygulamaları yapıyor; yani varoşlarla, yoksullarla ilgili. Kendine sosyal demokrat diyen diğer partilere oranla yoksul kesime daha yakın bir parti görünümü veriyor. Bu da açık seçik solun yok olduğunu gösteriyor.

"Orhan Pamuk sol mücadelelerden gelmediği için kemikleşmiş düşmanları yok!"

Anılarınızda Yaşar Kemal'in Nobel almasının engellendiğini söylüyorsunuz. Orhan Pamuk kendi engellerini nasıl kırdı?
Tam olarak bilemem ama birkaç unsur aklıma geliyor. Bir tanesi Orhan, İsveç'e Türkiye üzerinden değil, Amerika üzerinden geldi. İkincisi, Orhan Türkiye'deki sol hareketlerden ve mücadelelerden gelmediği için kemikleşmiş düşmanları yok. Daha kendi başına bir yaşam sürdü. Yaşar Kemal'in çok düşmanı vardır Türkiye'de, bu aydın çevrede. Benim de oldu, birçok insanın oldu. Ama Orhan bu olayların daha dışında davrandı ve sonuçta Türk edebiyatına bir Nobel gelmesi çok sevindirici oldu.


PAZAR
"Oyunculukta başka hayatları yaşama şansım oluyor"
"İçimdeki hikayeyi daha anlatmadım"
"Bu işe Kevin'le başlarken kâr etmeyeceğimi biliyordum"
Tatilde hayalet avlamaya gidiyoruz
En büyük bitpazarı krizin eşiğinde
Gizli Bahçe Oteli'nin konukları
Çinakop, palamut ve levrek günleri
Nefessiz gemi
"Sonuna kadar görevimi yaptım. Pişman olduğum hiçbir şey yok"
Global tehlikeler söz konusu
İkinci buluşmamız iyi geçmedi
Baltık ülkeleri dert küpü
Kiloyu korumakla ilgili en çok sorulan sorular (2)
"Angara'da Anayasso! Ellerinden öpiy Hasso"
Yayın furyası
Ağız dolduran şaraplar





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Milor
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

   
© 2006 Milliyet