Saça dokunan eller...
malphan@milliyet.com.tr
Herhalde insanların en mahrem ilişkisi olduğu meslek grubunun başında kuaförler gelir. Kadınlarda seconder seks bölgesi olarak tanımlanan saçlara bazı kadınların eşlerinden çok dokunan onlardır. Bu hafta başında arkadaşım Songül Hatısaru’nun saç nakliyle ilgili olarak Dr. Melike Külahçı’yla yaptığı röportajdan öğrendik ki, erkek dolu bir odaya güzel bir kadın girdiğinde erkeklerin ilk hareketi hemen saçlarını düzeltmek olurmuş.
Yapılan araştırmalar kadında da refleksin çok farklı olmadığını gösteriyor. Kendi deneyimlerinizden yola çıkın; bir toplantıya katılacaksınız, aynaya bakarken yaptığınız ilk hareket ne olur? Saçınıza dokunmaz mısınız?
Pahalı hediyeler
Hadi itiraf edelim, kuaförlerimizi en çok saçlarımızı güzelleştirip bizi daha çekici hale getirdikleri için sevmez miyiz? Kadınların bilinçaltı dürtülerle birbirlerine sürekli kuaförlerini övmelerinin altında ''Benimki en güzel saç yapan, dolayısıyla ben en güzelim'' düşüncesi yatmaz mı? Kadınların övdüğü kuaförleri bazen onlara kocalarından daha çok dokunmaz mı? E ne de olsa ilişki samimi başlıyor. İlişki denilen şey dokunmakla başlıyorsa, aslında hepimiz kuaförlerle biraz ''kendiliğinden'' bir ilişki içinde değil miyizdir? Peki dokunmanın sınırı nedir? Bu sınır bazen aşılıyor mu? Profesyonel ilişkiyi ilk aşan kim oluyor? Dinlediğim hikayeler kuaförlerin bayağı bayağı müşteri tacizine maruz kaldığını gösteriyor. Adı bende saklı bir kuaför arkadaşımın anlattıklarına bakın mesela:''Cinsel hayatını anlatan müşterilerim var. Kocasıyla konuşamadıklarını benimle konuşuyor. Eğer benimle beraber olmak istiyorsa taktik benzer oluyor. ‘Beni ne zaman kahvaltıya çağıracaksın?’ diye sorup duruyor. Sonra çağırıyorum kahvaltıya ve geldiğinde anlıyorum ki niyeti başka. Evliler dışarıda buluşmuyor, genelde evime geliyor. Sonrasında da evli olanlar inanılmaz pahalı hediyeler getiriyor. Bu bazen takı oluyor, bazen pahalı bir saat veya şık bir çakmak...''
''Hediye mi! Neden ki?'' diye sorduğumda yanıtlıyor: ''E bir tür ‘Sus payı’ olarak.''
Kuaför arkadaşım bir kadının en kolay elde edebileceği erkeğin de kuaförü olduğunu düşünüyor: ''Çünkü bir başkası için uğraşmak, onun peşinden koşmak zorunda. Kuaförü ise elinin altında, haftada birkaç kez görüyor onu zaten.''
Herkes memnun
Arkadaşım bir ara evli müşterilerinden biriyle berabermiş. Kadına ''Sen nasıl bu kadar rahat hareket edebiliyorsun? Kocan nerede?'' diye sorduğunda ''E o da sevgilisiyle'' cevabını almış. Alan memnun, satan memnun yani.Talep bu kadar fazla olunca arkadaşımın bugüne kadar beraber olduğu kadınların yarısından fazlasının evli olmasına şaşmamak gerek sanırım.
Yargılanacak bir yanı yok tabii, herkesin hayatı kendine. O kadınlar da ne yapsın? Başka erkeklerden görmedikleri şefkati kuaförleri gösteriyor onlara. Nazlarını çekiyor, kapris yaptıklarında ağızlarını açmıyorlar; her daim müşteri memnuniyeti üzerine kurulmuş bir ilişki bu...
Çocuk ruhuyla Erdal İnönü’ye âşık olmuştum
Çocukken de politikacılardan hiç haz etmezdim, şimdi de haz ettiğim söylenemez ama çocuk aklıyla daha o zamanlar samimi olmadıklarını hissederdim sanki. Zaten ''Anne bak kral çıplak'' deme cesaretini de ilk bir çocuk göstermemiş miydi?
Bir tek Erdal İnönü... O farklıydı... Onu tanıyan bütün çocuklar sevmişti.
İnönü 86’daki ara seçimlerde milletvekilliğine adaylığını koyduğunda sekiz yaşındaydım. O sırada dedem de SHP’de kurultay delegesiydi, İnönü’yle birlikte İzmir’i dolaşıyordu. Bu fotoğrafın çekildiği gün Çeşme’de İnönü’yle karşılaştık. Dedemin ona hayran olmasının etkisi var mıydı bilmiyorum ama İnönü’yü görür görmez kendisi gibi gönlü de büyük bir adamla karşılaştığımı anlamıştım sanki. Ve utangaç benden hiç beklenmeyecek bir girişkenlikle ''Benimle bir resim çektirir misiniz?'' deyivermiştim. Gülümsemiş ve poza durmuştu. O günlerde politikacılar çocuklarla fotoğraf çektirmeye bugün olduğu kadar hevesli değildi. Kaşlarımın çatık olduğuna bakmayın, teklifimi hemen kabul etmesinin şaşkınlık çatıklığı o.
Neyse, dedim ya İnönü çocukların gönlünde hep başkandı. Halbuki göbekli, tonton, cebinde hep şekerleri olan bir dede figürü değildi ama bize sempatik gelirdi. O dönemde bir arkadaşım İnönü’yü o kadar çok severdi ki kedisinin ismini Erdal koymuştu. Evleri Çankaya’da olan başka bir arkadaşım anlatıyordu geçen gün: ''Erdal İnönü köşke yürürken ona balkondan el sallardım, o da bana el sallardı.''
O gün Erdal İnönü otomatik politikacı refleksiyle sevgimi kazanmak için ne yanağımı sıktı ne şeker verdi ne de beni kucağına aldı. Yetişkinmişim gibi konuştu benimle, ona çocuk gönlümle âşık olmuştum.

