|
 |
|
|
İzmir’in halleri...
Benim Gözlü¤ümden / Nihat Demirkol
Yıllar önce; ekonomik krizlerden birinin ilk top atışlarını duyuruyor gazeteler... Herkes kendince siper almış, sağına soluna düşecek şarapnel parçalarından sakınmaya çalışıyor. Yönetim danışmanlığını yaptığım aile şirketlerinden birinin kapısından girerken, cama yapıştırılmış bir duyuru gözüme çarptı: ''Ekonomik kriz sebebiyle...'' diyordu, ''Bugünden itibaren çay ve kahve servisi yasaklanmıştır.'' Ayrıca mesaj, bazı kendinibilmezlerin olası taleplerine karşı, bir parantez içi ayrıntıyla zenginleştirilmişti: ''Misafirler dahil...'' Altında da, patronun adı ve tumturaklı bir imza!
* * *
Toplantı odasının kapısında karşılaştık, imza sahibi ''baba'' ile. ''Yasaklara ben de dahil miyim?'' diye sordum. ''Aman hocam, sen misafir misin? Emret...'' dedi ve hiç lâfı üstüne alınmadı; ''kafeinsiz nescafe''sini içerken. ''Beyefendi'' dedim, ''Siz ne yaptığınızın farkında mısınız? Üç kuruşluk çayın kahvenin tasarrufundan ne olacak ? Çalışanlarınız, sizin evlâdınız sayılır. Bu akşamdan itibaren, evlerde, kahvelerde, servislerde herkesin sohbetine malzeme olacaksınız. Attığınız taş, ürküttüğünüz kurbağaya değecek mi? Bu firmada o kadar büyük kara delikler var ki, gelin biz onları kapatmaya bakalım. Asıl bu günlerde sakınmayacaksınız ki işçiden, ışığı söndürsün, musluğu kapatsın, zamanı daha iyi kullansın, verimi yükselsin. Siz insanları çok çalışıyorlar sanmaya devam ederken, onların önemli bir kısmı fabrikada sadece zaman geçirmeye başlayacaklar. Bu gösteriye onları siz mecbur etmiş olacaksınız. Haftada 45-55 saatin üzerinde çalışarak etkinliğini yitiren yönetici ve çalışanlar, giderek gevşek davranış kalıplarına alışacaklar ve 8 saatte bitirebilecekleri iş, 10-12 saate kadar uzayacak. Birkaç aya kalmaz, fazla mesailerdeki anlamsız artış sizi çileden çıkarmaya başlar. Bütün bunlar esirgediğiniz bir bardak çayla, bir fincan nescafe’nin bedelidir; değer mi? Sadece kendini iyi hisseden insanlar iyi şeyler üretebilirler. Bozmayın insanların moralini...''
* * *
Ne söylediğimi hiç anlamamıştı. Hattâ kendisinde ciddi bir hayal kırıklığı yarattığımı hissettim. Gözlerinden geçen cümleleri okuyabiliyordum: ''İnsan kaynakları yönetiminin, işin bütününe bir katkısı yoktur; çoğu zaman kendileri bile bölümlerini destek fonksiyonu olarak görme eğilimindedirler. Ürettikleri projeler ve sistemler genellikle uygulanamaz; aslında genellikle proje üretmezler. Şirketin ihtiyaçlarını ve sektörün kendine özgü dünyasını bilmezler; kendi dünyaları vardır ve siz onların dünyasına müdahale etmedikçe onlar da şirketin diğer alanlarına girmek istemezler. Stratejik ve uzun soluklu düşünemezler; sorun oluşmasını beklerler ve bu sorunu çözerek varlık gösterirler. Sadece maliyet merkezlidirler. Harcama yaparlar; katma değer yaratmazlar. İnsan kaynakları yönetimi olmadan da olur. Her patron zaten insan kaynakları yönetimini bilir; bugüne kadar onlarsız da kazandım; ben buraya dişimle tırnağımla geldim...''
* * *
Ondan sonra da çok uzun sürmedi beraberliğimiz; yollarımızı ayırdık. İzmir’in halleri, küçük düşünmenin şâhikasıdır. Fabrikaya ne mi oldu?
Çalışıyor canım; yarısı stajyer, yarısı çırak, asgari ücretten gösterilen ücretler; iyi de para kazanıyor.
Patronun ismi ise halâ sakız gibi çiğnenmekte kahvelerde...
ege@milliyet.com.tr
|
|
|

|